Tekerrür mü taklit mi?...
İngilizce’de bir simule, simulation tabiri vardır, bir nesneyi bir başkasının taklidiymiş gibi kullanmak, taklit etmek… Bizim Türkçemizde de az buçuk bunun bir benzeri bulunmaktadır. Bir hadisenin tekerrür etmiş benzeri olarak bir kez daha meydana gelmesi gibi… Pilot eğitiminde sahte uçuş kabineleri kullanılırken sanırsınız ki; gerçek bir tayyareyi uçurup göklerde takla attırıyormuşsun. Tarihte de birbirine benzer bazı hadiseler, devirler yaşanmıştır ve sizler de sanırsınız ki; o günlerin ilk ve orijinal olaylarıyla karşı karşıyasınız…
Geçmişten günümüze uzayan peygamberler tarihi üzerinde geniş açılı bir düşünceye daldığımızda, bir tekerrür mü, yoksa hangisi yerine tam oturur bilemiyorum, bir simülasyon mu, birbirlerine benzer dalgalanmaların peşpeşe sıralanmaları…
Hz. Allah-ü Azimüşşan, kulları azgınlaştıkça onları terbiye ve eğitmek için kendilerine birer peygamber göndermiş. Kabul etmeyen azgın kavimleri de çeşitli imha modeli ve araçlarıyla topyekûn cezalandırmış…
Osmanlı geçmişimizin ictimai ve idari hayat tarzında da hemen hemen aynı tekerrür dalgalarının meydana geldikleri-getirildiklerini okuruz. Bu dalgalanmalar başka toplumlarda da yaşanarak görülmüş hallerdendir. Bir topluluk kendi unsurlarına ve geleneklerine karşı zalimce davranan sahib ve şefleriyle, şeyh ve sultanlarından onları öldürüp ya da öldürterek kurtulmuşlarsa da yine aynı tarzda bir yönetimin altında yaşamaya devam etmişler...
Etmişler amma, bozulup zalimleşen eski liderlerinden kurtulmak için düzene isyan etmelerine rağmen, düzeni yıkanlar yine aynısını kurmuşlar. Bu şekilde az mı isyanlar oldu ve padişahlarla vezir-i azamlar yerlerinden edilmelerine rağmen isyancılar, düzenin yapısına ilişmedi… 27 Mayıs kanlı ihtilali sonrasında da ellerini kana bulayanlar, öldürdüklerinin yerlerine kendileri gelip oturuvermediler mi?
Bu birbirlerini benzer biçimde takip eden dalgalara, tarihin tekerrürü gözüyle mi bakılmalı, yoksa bunlar, uçuş ve silah eğitimi alan öğrencilerin kendilerine taklidi savaş hengamesini yaşatan simülasyon görüntüleri gözüyle mi değerlendirilmeli…
Öyle veya böyle amma, tekerrür hadiseleri bir gerçek. Gerçek amma, gerçek olanı hangisi, ilk orijinali mi, sonra zuhur eden kopyaları mı?
1800’lü yıllarda günümüzü yaşayan Osmanlı toplumunun hal-i pürmelalini gözleyen Ubucini isimli bir yazarın, Cumhuriyet’in alt yapısını hazırlayan paşalardan biriyle yaptığı tekerrür gerçekliğiyle ilgili konuşmasından bir kesit sunalım… Ubucini’nin mülakat yaptığı devlet görevlisinin günümüz gerçeğinde tekerrüren karşımıza çıkabilecek simülasyonu kim ve kimler ola ki ?...
•
Sizce, Türkiye’nin kalkınması için bir tek kişi yeter, öyle mi ?
Sanırım milletimizi tanımazsınız. Aslında dürüst, zeki ve vatanseverdir. Öldü sanılıyor, aslında uykudadır. Ciddi bir buhranla karşılaşsın, ceset sanılan o koca beden ne büyük bir enerjiyle dikiliverir, şaşırırsınız. Maddi kaynaklara gelince bunlar sonsuzdur ve işe koyulmaya bakar… Daha aydın ve namuslu bir idare gerekir. Bugünkü huzursuzluğun sebepleri kötü organizasyon, yolsuzlukların alıp yürümesi ve ruhlara çöken umutsuzluktur. Hele sağlam karakterli ve üstün iradeli bir vezir, bir yeni Köprülü başa geçsin, adalet denilen şey tekrar olsun, haksız vergi alanlar aleyhine çıkarılan emirnameler uygulansın, gerektiğinde kafalar uçsun, bakın nasıl güven yeniden doğar. (…)
Peki, bu kişi neden siz olmayasınız. Hükümdar sizi seviyor; size olan güveninden neden yararlanıp ondan ısrarla gizlenen gerçeği açıkça anlatmıyorsunuz?…
Ben mi Bir haftaya kalmaz, beni zehirle öldürürler.
Eh, ne olur yani…
•
Kaynak: (Doğu-Batı) hakemli dergi. Sayı 47. Ocak-Mart 2008. Cumhuriyetçilik…Oğuz Adanır. Türkiye Cumhuriyeti kaçınılmaz tarihsel ve toplumsal bir sonuçtur)


