Şeker pembesi…
Bir ülkede hayatın genel akışında halk ne kadar birbirlerine kilitlenmiş, yönetim konusunda da aralarına nifak sokulmamış olsun, bir an gelir ki, yine de halinden gayrimemnun bir sınıf yeşerebilir…
Devlet Başkanları Tayyip Erdoğan da, bu kaçınılmazlığı, ima yoluyla, “maden yorgunluğu” kavramıyla ifade etmişti…
Amma, hata kabul etmez bir ırk boyundan geldiğimizi de kabul edelim. Ya da, insanoğlunun tabiatı böyledir diyelim, eyvallah. Lakin yanlış ve yanılgılarımızı dış güçlere yüklemekten çekinmediğimiz de bir ayrı gerçek…
Yapımızdaki bu alışkanlıktan olacak, hatalarımıza karşın milletin “saygılı sessizliğidir” İstanbul’u elden kaçırtan. Hiç itiraz edilmeye, “yandaş” tabir edilen bizim mahallenin suçu ve günahı yoktur denilmeye…
Yüce Mevlam, devamından koruyup kollaya…
•
Türkiye gibi iktisaden yoksullaştırılırken siyaseten de handiyse birbirleriyle kanlı bıçaklı iki karşıt kampa ayrıştırılan ülkelerde her takım, kendi yetmezliğini örtüleyip rakibinin piresini devleştiriyor…
Hükümetin, ya da Saray’ın bütün icraatlarına destursuz “okey” çekiliyor. Hiç kimsenin ne ağzı oynadı ne de kalemi yazdı. Eğer yarın Rusya’dan şeker ithal etmeye kalkışırsak, mutlak tasvipkârlığın gerçekte düşeceği mahcubiyetini düşünemedi...
Oysa şu son günlerde Rusya’dan külliyetli miktarda şeker ithal edilmiş. Doğru mudur, iftira mıdır, millet bilmiyor...
Hükümetin ilgili bakanı da, bunların işlenmiş ürün olarak yeniden dışarıya ihraç edilmek üzere ithal edildiğini söylemiş…
Şimdi, Maliye, Ticaret ve Gümrük Bakanlarımıza soralım, Rusya’dan şeker ithal etmek, bize yakışık alır mı?...
Edilmişse, niçin ve ne kadar?. Meclis’te bunun tartışması yapıldı mı?. Bizim şeker fabrikalarımıza ne oldu, ne yaparlar?...
Bir zamanlar lüks tüketime giren bazı sarf malzemelerinin ithalatına kısıtlama konulmuştu. İşini yürütmesini bilenler kısıtlanan bu malları kendi ürünlerinde kullanarak “re-export” yoluyla ithalat iznini kopardıkları pembe jartiyer lastikleri, dağdaki çobanla eşitliğini kabul etmeyen sosyete dişileri için iç piyasaya dökülüyordu. Demek ki, bu yasak savmacılık hâlâ devam ediyor…
•
Ben Cumhuriyeti pek seviyorsam, sen de müfrit düşmanı olabilirsin. Ya da tersi de düşünülebilir. Atatürk’e kurban kızlar dünyasında İmam-Hatipli hemcinsleriyle dalaşmaya can atanlar da bulunabilir. Ola ki, İmam-Hatipli kızlar, daha hırslı ve arzuludur karşıtlarıyla dalaşmaya…
Başı örtülü olarak okuyacaksın ve akabinde çalışacaksın. Belki zemin altlarındaki tekstil atölyelerinde. Bir ihtimal, büyük sermayelerin merkezi ısıtmalı salonlarındaki bilgisayarların başlarında…
“Ne işin var erkeklerin arasında, günah değil mi ?” diyenlere de, kızıp köpüreceksin...
İmam-Hatipi bitirip daha müreffeh yaşama amacıyla piyasaya atladığında, acaba düşünebilecek misin bilemem. Asgari ücretle çalışacak bir aile babasının zor zahmet arayıp bulduğu bir istihdam kapısını zavallının elinden kaparak gasp etmiş olacağını?...
İmamoğlu, metro trenlerinde kadın makinistlere yer açmak için kollarını sıvamış. Talipleri de teker teker bizzat kendisi imtihan etmeye başladı bile...
Cumhuriyet kadınlarıyla, örtüsünden ötürü ortaçağ kadını etiketiyle küçültülen okumuş-okumamışların arasında istihdamda yer alma yarışında fark var mı?...
Hükümet, bütün gücüyle kadın istihdamının yaygınlaştırıcı pratik çarelerini arayıp bulma telaşında…
Hamurkârlığı, kimin kimlerin fırınına?...
•
İstanbul-İzmir köprülü otoyolu yapıldı. Sultan Hamit günlerinden kalma Şişli Etfal Hastanesi, bulunduğu mahallin dar gelmesi üzerine Sarıyer’e taşınmış. Helaya gittiğinizde, el değmemiş dezenfekte kılıf, oturağınızın üzerine geçiriliyor. Yıkamak için de sıcak su, kıçınıza püskürüyor. Her alanda modernlik, tedavide rahatlık ve yeterlilik…
Allah Razı olsun ve tuttukları da altın…
•
Askeriyenin Süvari sınıfı 50’li yıllarda kaldırılmıştı. Biz İstihkâm sınıfında demiryolu dersleri de gördük ve o sınıf da lağvedildi. Şimdi bütün sınıflar motorize. Hepsinin de kışlalarından başlayarak belli noktalarda sona eren bakım onarım ve yeniden ihya atölyeleriyle fabrikaları mevcut. Mesela tank tamirhanelerinden birisi Zeytinburnu’nda idi. Birisi de Sakarya’da imiş. Sivil işçilerle rütbeli asker ustalar harıl harıl çalışıyorlar...
Sakarya’daki fabrika tank paleti yapıyormuş. Tank fabrikası değilmiş. Kılıçdaroğlu’nun demesine göre tank imal ediyormuş tank…
Yabancılara satılmış. İktidara bakılırsa, üretimde bir değişikliğe gidilmiyormuş ve de sadece kiraya verilmiş, yabancılara satılmamış. Kılıçdaroğlu’nun “mış-mışları” gerçek değilmiş…
Bu konuda havada uçuşturulan bütün bilgiler “mış-mış” üzerine kurgulu. Gerçek nedir, vatandaşın haberi yok. Oysa beka sorunuyla doğrudan irtibatlı değil mi?…
Askeriyenin mektepleri sivilleştirilip devletleştirildi. Hastaneleri devlete devredildi. Üretim alanında devlet elinin bulunmaması çağımızın mutlak gereği idi…
“Askerin üretim alanındaki fordist bantlarında ne işi var” denilerek, bugün olmasa yarın, satışa çıkarıldığını düşününüz!
•
Bursa ovasının, su hırsızlarının saldırılarından ötürü yer altı suyunun kuruma kertesine gelişi yıllar öncesinin tartışmalarında yer alıyordu. Bu kaynakların kuruması, Mudanya Gemlik sahillerinden deniz sularının sızarak ovanın çölleşmesine yol açacağı da, o günlerin gündemindeydi…
Kanal İstanbul üzerinde sürdürülen “yaparız - yaptırmayız” dalaşmasının sağlam gerekçeleri var mıdır yok mudur, halk bilmiyor. Milyonlarca sene öncesi iki deniz arasına halk edilmiş Marmara topraklarının deniz suyunun sızmasıyla çölleşmesini önleyen İlahi İradenin Zatına has tahkimatıyla Kanal İstanbul’un desteklenip desteklenmeyeceğinin bilgisineyse, beşer olarak hiç kimse vakıf değil…
Olamaz da…
Bir tarafta yüzlerce bilim adamı, beri tarafta da aynı ölçekte ilim adamı ve 16 milyon doğrudan seyirci ve dinleyici…
Allah, sonumuzu hayreyleye…


