--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Sadece ezana ve “türbana” bağlamak…

Atilla Özdür
Atilla Özdür

1946’da seçimler yapıldı, yeni hükümet kuruldu ve başbakanlığa da Recep Peker gelip oturdu. Peker, CHP’nin birinci grup şahinleri arasında bulunuyordu. Yeni hükümet programında baskı ve şiddet politikasında biraz genişleme vaat etti. Zira hükümete karşı yapılan tenkitler, rejime karşı yapılmış sayılıyordu. Bundan vazgeçileceğinin teminatı verilen programda, çay, şeker ve kahve satışlarının serbest bırakılacağı müjdesi de yer almaktaydı…

CHP, artık eski CHP değildi…

Atatürk’ün arkadaşlarından Kazım Karabekir CHP mebusudur ve Meclis Başkanlığına getirilir. Fevzi Çakmak da DP mebusudur. Eski paşalar siyaseten partilere taksim edilirler. Savaş boyunca biriken dövizler, ithalatın serbestleştirilmesinden ötürü gereksiz istihlak mallarına harcanınca, yapılan devalüasyon, fiyatlar genel seviyesi aniden yükseltiverir. Süregelen kıtlığın üzerine bu kez bir de pahalılık eklenir…

Dış dünya yine karışıktır ve örfi idare uzatılır. Pahalılık ve askeri idare dolayısıyla hükümetin baskıcı yönetimine muhalefetten gazeteler seri halinde kapatılır…

Gerekçesi oldukça klasiktir…

“Sınıf mücadelesiyle ilgili fikirleri savunarak Hükümet politikalarına karşı gelmek”…

Tam buralarda Fevzi Çakmak’a solculuk yüklemeleri yapılır. İsmet paşa’nın İçişleri Bakanı, Tan Gazetesi sahibi Zekeriya Sertel’in Mareşal’a gönderdiği ileri sürülen mektuplarını yayınlar. Gönderilen nesne gerçek veya iftira mahsulü hayali olsun, neticede bir oltadır. Kendisine olta atılan balık ne yaptı, yutarak kabullendi mi? Belirsiz…

Maksat, Fevzi Çakmak’ı, iktidarı devralmaya gelen Demokrat Parti seçmeninin nezdinde itibarsızlaştırmak...

Buna karşı Mareşal kendini şöyle savunur, daha doğrusu iftiracıların suratlarına tükürür. Politikaya atılışından beri kendisine yakıştırılan isim ve sıfatları teker teker belirterek;

Kızının kabrini ziyaret ettiği için “mürtecilerin arasında yer almak”, halka “çocuklarım” diye hitap edişinden “mutaassıplığa yönelmek”, halkın hak ve hürriyetlerinden bahsetme sebebiyle de “komünistlik” yapmak…

Oysa Atatürk’ün bizatihi kendisi 30’lu yıllarda halkın hal ve ahvalini yerinde ve kaynağında görüp tanımak amacıyla Limancı Hamdi ile birlikte çıktıkları üç aylık Anadolu turunda gördüklerinden yakındığında, refakatçisi Ahmet Hamdi Başar’a “Çocuğum” diye hitap ediyordu… 

“İçim parçalanıyor ÇOCUĞUM içim parçalanıyor. Nereye gitsek, her yerde aynı sefalet, yoksulluk ve perişanlık. Çıldırasım geliyor ÇOCUĞUM” gibi…

 •

Hükümet nezdinde Demokrat Parti, Bayar-Menderes hareketi, fikir ve program yoksunu kuru kalabalıktan öte bir anlam ve değer taşımıyordu. Hâlbuki DP, halk kitleleriyle öyle bir kaynaşmış ki, bunları birbirlerinden koparıp ayırmanın imkânı yoktu… Bu gerçekleri çocukluktan sıyrıldığım günlerde Bursa ve civarındaki mitinglerde bizzat yaşayarak kendi görmüşlüğüm vardır… 

Eski kuşaktan gelme ve aynı zamanda da müfritler takımının başında yer alan başbakan Recep Peker, muhalefette yer alan Demokrat Partisini ikinci sınıftan bir fikir topluluğu olarak görür ve rejime karşı gericilik yaparak iktidarı ele geçirme peşinde olduğunu ileri sürmektedir…

Bu minval üzere devam eden saldırılar, karşılıklar, iftira ve yalanlamalar sonunda, sinema salonunda çıkış hazırlıkları başlar. Karşı perdede bir soluk ışık belirir ve büyük hurufatlarla THE END yazar…

CHP’nin filminde de THE END’in ön işaretleri belirmeye başlayınca, Recep Peker aldı sazı eline ve koca Meclise dinletti uzun havalı politik karşılamasını…

Dil birliği, ülkü birliği ve kader birliğiyle bölünmez bir bütün teşkil eden bu yığının her ferdi hak, vazife ve şeref bakımından tamamıyla eşittir. Dinleri kanaatleri ve ırkları ne olursa olsun hukuki şartlarıyla Türk olan bütün yurttaşları yalnız kanun diliyle ve resmi muamelelerimizde Türk saymak da yeterli değildir. Özel yaşayışımızda da daha sıcak duygularla birbirimizle karışıp kaynaşmamız lazımdır”….

Hamdullah Suphi Tanrıöver de “Halkın dini ihtiyaçlarını karşılayabilecek, dini törenleri yönetecek imamların yetiştirilmesi için okulların yapılmasını” isteyince, perdeyi ışıldatan lambalar biraz daha kuvvetlendi. “Sultanlarla evliya türbelerinin kapalı kapılarının açılması” kararlaştırıldıktan sonra şefliğin filmi son gongunu vuruverdi…

Demek istediğimiz, TÜKENİŞİN devirici dinamikleri sadece bu iki faktör, yani kapalı cami kapılarıyla kadınların başlarına doladıkları, onların tabiriyle, bir dürümlük bez parçasından ibaret dünyevi gerekçeler olmadığını belirtmekti…

Dini baskı, maddi ve manevi acısıyla coğrafyamızın her karış toprağında net biçimde hissedildiği, hissedilebildiği için, Bayar-Menderes ekibi, maksadının dışına çekilen cami ve mescidleri kullandı…

Oysa bunların yanında, belki çalışma mükellefiyeti gibi daha da öncelikte başka neler ve neler vardı. Mesela;

Cumhuriyet’in o tek partili yıllarında angarya tarafından sıra ile kömür ocaklarına indirilen Orta Karadeniz halkı da aynen, Avrupa’dan Amerika’ya göç eden Protestanların refah ve mutluluğu adına köleleştirilen Afrika’nın siyah derili insanları (kunta kinte) gibi, köle muamelesine tabi tutuldu…

İlgilisine kısa notlar;

Kâinat Allah’ındır. Toprağıysa, yeryüzünde O’na vekâleten devletin. Devlet, üçüncü beşinci derecede vekil olup işletmesi için emaneten insana verir. Ümmet içinden bir insan bunu işletecek halkın ihtiyacı karşılanacak. Devlet, üç yıl boş tutulan toprağı geri alıp bir başka işleticiye teslim eder….

Edirnekapı’da bir traktör fabrikası on bir yıldır boş tutuluyor. Mirasçılar birbirleriyle kavgalı. Bu arada iflasını da ilan etmiş adliye. 500’ü aşkın işçi hem tazminatlarını hem de bakiye aylık ücretlerini o günden beri alamamışlar. Fabrika tasfiye edilip satılsa dahi, alabilecekleri şüpheli. Çünkü işçi alacağı, bölüşüm masasında zurnanın son deliğinde…

Al sana siyasi, ahlaki, iktisadi, dini felsefi ve hukuki bir seçim problemi. Nasıl çözersin?

Sahibi görünenlerin elinden fabrikayı alırsın, çalıştıracak bir başkasına verirsin, aynen toprak gibi…

Amma yapamazsın, kutsal mülkiyet, elini bağlar…

O zaman bir kanun yaparsın, kararnameli veya Meclisli. İşçiyi tasfiye masasında alacaklılar listesinin birinci sırasına çekersin. Hiç değilse bunlar yandı başkaları da yanmasın düşüncesiyle…

Amma siyasi ve iktisadi modelimiz kapitalizme akortlu. Egemenlik halkın değil!

Bir hikâye vardır. Fırat kıyısında bir adam keçisini kaybetmiş de, hiç tasalanmamış. Hz. Ömer var, o gelir halleder diyormuş. Gerçi eski camlar bardak oldu ya…

 

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle