Muhammed Kutup da vefat etmiş...
Mekânı cennet olsun... Her nesil, canlı cansız her nesne için ölüm bir haktır ve kaçınılamaz...
Hepimiz Müslüman olarak dünyaya geliyoruz. Kimilerine bakarsanız Türk kimliğiyle doğuyoruz, ya da Germen...
Ne çare, doğuşumuzdaki ırki veya dini yapıyı ölümüne muhafaza etmek pek mümkün olmayabiliyor. Çevre, alınan eğitim, nefsi arzu ve istekler ve bunların yanında da baskı ve zorlamalar, doğuştan sahip olunan safiyet ve güzellikleri bozabiliyor...
Biz doğuştan Türk idik. “Vazgeç bu sevdadan” diyerek çevremizden hiç kimse bizleri, ırkımızı red ve inkâra yönlendirip zorlamadı... Çünkü ülkemizde “yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı” olmakla övünen bir yönetimin baskısıyla eğitiliyor, öğretiliyor ve yetiştiriliyorduk. Dağları ve taşları hep yazarak donatmıştık ki, “mutluluğun kaynağı Türklüktedir”...
Ayrıca canımız ve cürmümüz de neydi ki, bize büyük imkânlar sunsunlar da, Türklüğümüzden vazgeçerek bir holding sahibi olalım...
Türkler, bu memleketin temel sümen ayağı idi. Onlar şehid olurlar, onlar sandık başına giderek aralarında çifte vatandaş kimliğine sahip yöneticilerini seçerler, Hazinenin iflasına yol açan banka batıklarını nafakalarından keserek düze çıkarırlardı. Memleketin mekkare katırları misali çalışarak yükü çekenlerle görevi tapuyu deldirtmemek olanlar, hep Türklerdi...
“Ne mutlu Türküm diyene”, orta karar Türkler için düzenlenip bestelenmiş “Makam-ı Cumhuriye” faslından bir konçerto idi...
Mesela buna bir örnek verelim, brifingli günlerin birinde olacaktı, Dokuzuncu Senfoni’nin,“Yıldırımlar yaratan bir ırkın” temsilcileri huzurunda icra edilmesi üzerine;
“İşte modern Türkiye” diye haykırmamış mıydı Demirel büyüğümüz.
•
Hepimiz Müslüman olarak bu dünyaya teşrif etmiş olsak da, dünyanın bu kesiminde zemin, maalesef, yer yer tuzaklarla oyulmuştu...
Yunanistan yönetimi, oradaki bizimkileri “Müslüman Türk” olarak tanımlarken, buranın bizimkileri, yine aynı kültür kökünden gelme soydaşlarını “Türk Müslümanı” diye tanımlıyorlardı. Hayatı önce Türklük sonra Müslümanlık kerterizinden algılayan bizimkiler, “Etnoğrafya Müzesi”ne gösterilen ihtimam ve saygıyı “Harem-i Şerif”lerden kıskandılar, hep kıskandılar. Ölümüne kıskandılar, inatla ve hırsla kıskandılar...
Böylece çevreden, eğitimden, politikadan ve bunlardaki değişimden olumsuz nasiblenen ailelerde doğup üreyen ve ders alıp etkilenen yeni yetmeler de, Türklüğün korunmasındaki desteğe benzer bir destek ve himaye göremeyince, yavaştan yavaşa dinlerinden olmaya başladılar.
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı olduğumuzu haykırdığımız oranda, iç dünyamızı da ne acıdır ki, Besmele’ye karşı frenledik...
•
Bir arkadaşımın elime tutuşturduğu, “İslam budur” isimli kitapçık, Kutup kardeşleri gıyaben tanımama vesile oldu... Bunlar Arap idiler...
Daha sonra bir de Türk ile tanıştım, Devlet Demiryolları’ndan emekli bir işçi, vaiz Şaban Aykın...
Araplardan şunu öğrendim, “İnsan kendisi için değil de, başkaları için yaşayabildiğinde ancak insan olabilir”...
Türk’ten öğrendiğim ise, “İnsanla hayvan arasında tek fark vardır. Biri namaz kılar diğeri kılmaz”...
Şaşkınlık ve kafa karışıklığı içinde boğulma kertesine gelmiştim. İşte tam da yeniden doğar gibi olduğum bu sıralarda, “ Önce ahlak ve maneviyat” meşalesi bir ışık hüzmesi halinde parlayıverdi gözlerimin önünde...
•
Şaban Hoca, sanırım ahirete irtihal etmiştir. Mekânı Cennet olsun...
Muhammed Kutup’un da bir kaç gün oluyor, Hak emrine boyun eğişleri. Onun da tabii...
Necmeddin Erbakan da, meşaleyi tutan ellerin sahibi, Mevla’sına kavuştu, Allah’ın rahmeti üzerine olsun...
•
Bizim gazete Akit, bir tam sahifesini Muhammed Kutup için ayırmış ve sahifenin başlığına da, şunu kondurmuş:
Ümmet sağ olsun...
Sağ olsun da, kendisi için değil, başkaları için yaşamanın yükünü çekebilecek ise, sağ olsun...
Yoksa ümmet’ten bol ne var. Dağlar taşlarla birlikte Türkiye’nin tüm siyasi partileri, dibinden doruğuna ümmetle kaynıyor...


