Modern yoksulluk ve...
Modern çağdaş ya da medeni yoksulluk şehirleşmeyle başlıyor. Şehirliliğin yanında bencilliğin tüm değerlerin üzerinde bir değer kazanmasıyla da yerini tahkimliyor. Bunları meydana getiren dinamik kuvvet ise sanayileşme. Sanayileşmenin de kapitalistik yapıda olanı...
“Bırakınız yapsınlar”cı serbest pazarı inşa edenlerin dahi itiraf ettikleri bir husus, sanayileşmenin cemaatlerin dayanışma ruhunu öldürüp kişileri piyasa rekabetinde metalaştıracağı gerçeği...
Onlarca devlet kurma tecrübesi bulunan Türkiye’nin; askeriyle, politikacısıyla, cami, kilise ve havralardaki din adamlarının manevi güçleriyle ve tüm beşeri kuruluşlarıyla; hepimizin şikayetçisi olduğumuz bu utanılası iğrenç örtüsünü üzerinden sıyırıp insaniyetine yeniden kavuşturabileceğine inanıyorsanız, buyurun, kurun tezgâhınızı, dökün kabiliyetinizi ve hazırlayın neyin nereden alınıp nereye konulmasıyla ilgili projelerinizi;
Sanayileşme öncesinin yoksulluğu, tek adam yönetimin, mahalli mütegallibe, ayan ve zalim aşiret ağalarının, büyük toprak ve sahiplerinin zulumkâr baskılarından meydana geldikleri için kalıcı değildi. Köroğlu, Çakırcalı Mehmet efe ve Dadaloğlu gibilerinden gözü pekler ve sözü gürler ortaya çıkar, zalimden alır soyulan garibana aktararak, geçici yoksulluğun önünü kapatırdı.
Sanayi devrinin modern ve medeni yoksulluğu ise, babadan oğla miras kalarak zamanla kötüleşen daimi bir yoksulluk. Yer gök yarılıp dünya da bunun içinde kaybolmadıkça, burada kökünün kazınması imkansız...
Zira herkes, elinin altındakileri kendi gücü nisbetinde ezerek sömürmekle meşgul. Meşgul de değil, zulmetmeye yetkili...
Cübbeli Hoca da, hiç gereği yok iken kömür katliamlarından müteessir olmuş ki, tüm işletme sahiplerinin kalendervari tutumlarına şaşkın, isyankâr bir üslupla haykırıyor;
“Bu ne biçim Müslümanlık”...
Sanıyor ki Türkiye’nin içinde debelendirildiği batak, Müslümansızlıktan... Çünkü şöyle tamamlıyor kendini yanıltan isyankâr söylemini;
Bak, “Allah’ın dinsiz imansız gâvurları” nasıl “titizlik içinde”.
Oysa batağın sebebi, ne dindir, ne de müsebbibi dindarlar, hocafendiler hariç...
•
İnsanoğlu hayatta kalabilmek için mutfak ve barınakla ilgili gerekli donanımlardan mahrum kaldığında yaşamak için birilerine bağımlı hale gelir. Aileye, komşulara, arkadaşlara, hayır kurumlarına ve daha da çok devletten gelecek yardımlara...
Umut bağladığı yerlerden herhangi bir destek gelmeyince de yoksulluğun girdabında kaybolup gider...
•
Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in son cinayetlerle ilgili yaptığı açıklama ve yorumlar halk arasında olduğu gibi siyaset ve siyasetin finansör kesimlerinde de bomba gibi patlamış. Kısaca diyor ki Bakan:
“Benim gördüğüm, bu madene ruhsat verilmemeliydi. Madene Sayın Başbakan ile indik. Ondan önce, 3 bakan indik. Çıkarken hepimizin ceketleri sırılsıklam oldu. Düşünün içerideki durumu. Yüzde 35 eğimli, 350 - 400 metre aşağı iniyor işçi. Raylı sistem yok, asansör yok. Yaya olarak... ‘Geri çıkmamız 45 dakika alıyor’ diyor işçiler. Biz 200 metre indik, çıkıncaya kadar hiç birimizde takat kalmadı. Bu işçi nasıl çalışacak?”
İnsan yutan bu kara deliklerin kapatılması gerekirken bilakis üzerleri açılıyor, niye?
Yöre insanları, bunların ölüme giden birer galeri olduklarını bilmelerine rağmen, bir lokma ekmeğe olan muhtaçlık; seçilmişler, siyasetçiler, bölgede sözü geçen tanınmışlar ve işverenlerin ağzıyla bu belalı ocakların açılmasını istiyorlar.
Aileye, dostlarına, hayır kurumlarına bağladıkları umutlar kuruyunca, bundan sonrası için kurtarıcı devlet gibi görmeye başladıkları ocaklara can havliyle atılma zorunda kalınmış...
Hayatta fırsat insanın eline bir kez gelir diyenler de, büyüklerinden aldıkları ilhamla sınıf asabiyetinin ülkede oluşturduğu yaygın ve derin modern yoksulluk ve açlık fırsatını değerlendirerek, rantını yediği ölümler için doğal afet diyerek temize çıkmaya çalışıyor. Ve maalesef çıkıyorlar da...
Katliamların dinle dindarlıkla bir ilişkisi yok... Doğrudan doğruya ahlaksızlık ve hukuksuzluk. Gavûristanlarda niye olmuyor da hocafendiler hayretler içinde kalıyor...


