--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Mehmet Metiner’le

Atilla Özdür
Atilla Özdür

50’li yılların son çeyreğinde güdümlü füze sistemleri üzerinde bir yıllığına Texsas’ın El Paso adını taşıyan bizim büyükçe illerimizden daha büyük ve kalabalık bir okulunda eğitim görmüştük. Yatakhane olarak pavyonlarımız Amerikalı askerlerin yatakhaneleriyle aynı bölgede ve yan yana idi. Kimileriyle kısa süreli günlük, kimileriyle de, uzun ömürlü ve kalıcı arkadaşlıklar edinmiştik…

Bunların arasında Paul Harrison isimli Fransız kökenli Floridalı bir asker durduk yerde Türk sempatizanı olup çıktı. Bu sempatizanlık bilahare arkadaşları tarafından kendisine “Türk” lakabının takılmasına sebep olmuş…

Ayrılan ve ayırılanlar olarak yedi sekiz arkadaş Milli Gazete’den uzaklaştıktan sonra her birimiz farklı alanlarda kaybolup gitmiştik. Günün birinde Mehmet Metiner arayarak, kitap ve dergi çalışmalarını yürüttükleri kendi yazıhanelerinde Amerika’dan benim adıma gönderilmiş bir mektubumun bulunduğunu bildirmişti. Gidip aldığımda baktım ki bizim Paul Harrison’dan...

Adresimizi kaybettiğinden oralarda gördüğü Türklere, adımızı duyup işiten ve yerimizi bilen var mı yok mu, soruşturup ararmış. Konuştuğu Türklerden birisi de Metiner’in adresini vererek demişti;

Atila adına yazdığın mektubu zarflayıp ayrı bir zarfın içinde bu adrese gönder. Onlar bulup verirler…

Nitekim öyle de oldu…

Türk- Amerikan Dostluk Cemiyeti Üyesi öğretmen Harrison’la, İstanbul’a her gelişinde hep buluşup eskileri yad etmişliğimiz olmuştur…

Metiner İstanbul mebusuydu. Partisinin üç yıllık kısıtlamasını takiben serbest kaldı ve geçenlerde Meclis’teki felaket savurganlıkla ilgili bir açıklamada bulundu. AKP, Meclis’te çoğunluk sahibi olduğundan haliyle israfatın ve kamu parasının çarçur edilmesinin de paydaş mes’ulü olacaktı…

Mehmet kardeşimizin bu açıklamayı, ya da daha doğrusu itirafı Meclis görevinden teskere aldıktan sonra yaptığı için, hemen herkes gibi biz de tuhaf karşılamıştık…

Bununla ilgili yazımızda demiştik ki, “Mebusluk süresi üç dönemle kısıtlanmış olmasaydı, bu açıklamayı yine ayrılacağınız dördüncü dönemin sonuna mı tehir edecektiniz” gibi…

Alacaktın kalemini eline arkadaş, çıkacaktın Genel Kurul’da kürsüye ve vicdanını kanatan yaraların, dökecektin tüm kanlı irinlerini ortaya” mesela…

Geçenlerde konuştuk.

Atila ağabey sen bizim büyüğümüzsün ve haklısın da, amma galiba ilgi alanın iktisadi sosyal politika olduğundan, siyasette nelerin döndüğünü ve kimler tarafından nelerden bahsedildiğini pek bilmiyorsun… Bu acı ve çirkin israfatı, özellikle bizim dostlarımızın düşüncesizliklerini hem kalemle hem de dilimle gazete ve Kürsü’de onlarca kez dillendirmeme rağmen, en ufak olumlu bir hareket göremedim, gösterilmedi. Ayrıca hakaretin de bini bir paraya”...

Madem öyle, bizden de günah gitti. Küsüşmedik ki Metiner ile, barışalım…

Bir başka hikâye,

Yeni irtica…

Kısa ifadesiyle irtica, geriye dönüş demek. Cumhuriyet’i bırakıp padişahlığa geçmek gibi…

İrtica, bu anlamıyla fiil isim…

İsmin (ismini) atıp fiilin de failine gelirsek, buna da mürteci diyorlar. Mürtecilik, müşahhas (somut) nesneler üzerine planlanmış düşünülmüş ve hatta harekete geçilmiş ise, kabule şayan sayılıyor, çünkü kurtarıcı…

Şimdi, bu yeni irticanın taze günlerini yaşıyoruz. Mürtecilerinin kullanımına uygun dikkat çekici aksesuar etkinliğinde tasarlanan silahın denemeleri de yapıldı, emtianın, ürün üstü kimlik kartı,

“LOGO”…

Eğer irtica, mücerret (soyut) kavram ve değerlerin kullanım alanına yönelik ise, faillerini, idama kadar götürücü ağır bir suç. (idi)…

Pamuklu kaba beze, Amerikan denilirdi. Bunun cilalı olanıysa, patiska… Bunlar tek partili yıllarda Yerli Mallar Pazarında satılırdı. Erken Cumhuriyet’in sanayileşme politikası uygulamaya konulduğunda, Atatürk’ün kurup kurdurduğu Sümerbank fabrikalarında bez olarak üretilir ve yine Sümerbank’ın mağazalarında satılırdı. Analarımız donlarımızı hatta fanilalarımızı bu bezlerden kesip biçer ve kıçımıza giydirirdi…

Talebeliğimizde idman derslerinde giydiğimiz siyah donlarımız da aslında, kirli beyaz renkte Amerikan bezinden dikilirdi. Amerikan bezinden dikilen bu kirli beyaz donlar, aktarlardan alınan on kuruşluk çamaşır boyasıyla kendi evlerimizde boyanırdı… 

Lafın kısasına gelelim, tevellüdü itibariyle Devlet Başkanları Tayyip Erdoğan, ilk, hatta erken orta mektep talebeliğinde eşofman meşofman gibi günümüzün serbest pazar ıvır zıvırlarını giyinmiş olsun, hiç sanmam. O da mutlaka, bizler gibi analarının Amerikan bezinden kesip diktikleri donlarla çıkıyordu beden eğitimi derslerine… 

Onun mektepli günlerinin biraz sonrasındadır gibime geliyor, “yerli mallar” haftalarının hayattan sökülüp atılması. Şimdi pazarı canlandırmak için alış veriş festivalleri düzenleniyor, kalça göbek sergiletenlerce… 

Yerlilik ve millilik maalesef eskilerde kalmış, getirtmemişler bu günlere. Gelmesini takozlayanlar da, çıkara dayalı yeşil sahalarda hep birlikte top koşturan uhrevici ve dünyevici birleşik politika oyuncuları…    

Tek partili yıllarda gideyim de bakkal amcalardan makarna, paketlenmiş tarhana çorbası, aşure ve muhallebi gibi mutfaklık ve yemeklik ara malı alayım. Tövbe vallahi. Bunların hepsini analarımızla ninelerimiz, evlerinde kendileri mayalayıp tencerelerinde kaynatırlardı. Eriğimiz de yerliydi, elma ve armudumuzun yanında ara sıra tadına bakabildiğimiz muzlarımız da…

Şimdi gideceğiz de, manavlaşmış büyük bakkal dükkanlarına ıspanağın “Made in Turkey” logolusunu arayacağız…

Şaşarım kediye çamaşır yıkatanlara…

Hem de ceplerimizdeki Amerikan sigaralarından ötürü hiç de utanıp sıkılmadan !...

Haaa, diyeceksiniz ki onlar, Amerikalılar, İngilizler ve Japonlarla birlikte Türklerin de ortaklığıyla Türkiye’de üretilmiş yerli Türk malı sigaradır!…

İyi de, kimin tütünüyle?...

Coca Cola şişelerine hangi etiketi yapıştıracağız?....

Bilanço kârı Türkiye’de mi kalıyor, yoksa can ve kan düşmanımız Amerika’ya mı?...

Büyük küçük il ve ilçe belediyeleri, kanunen mahzurlu olmasa muhtarlıkların da yapacakları öyle olurdu. Hepsinin aylık birer propaganda dergileri var. Her sayfasında koca koca harflerle başkanların isimleri…

Ve bunlar da belediyeli milletin kasalarından. Başkanların kendi ceplerinden değil…

Başkan Darülaceze’ye gitmiş, başkan sünnet çocuklarına geçmiş olsun demiş. Bisiklet dağıtmış. Başkan, musluğunu çaldıran çeşmelere yeni musluk taktırmış, başkan pazar yerinde yeni yaptırılan modern helaların açılışında kurdele kesmiş vesaire vs, vs…

Dergiler de birinci sınıf lüks parlak kâğıt ve de ithalattan… Ve resimler de, deve boyutunda…

Tabii ayıp değil, belki günah da değil!

 

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle