Kısacık bir ara…
Gazete ve ekranlarda reklam programları arasına sığdırılmış kısacık kısacık havadis ve haberciklere de yer verilmez mi? Aynısını biz de yapalım. Politik reklamlara, kısa kısa gizemli yurt haberleriyle biraz çeşni katalım…
Dünya taklit ustası Çinli bir haber sizlere...
En sonunda yiyip içtiklerimizin de taklidini başarmışlar. Yeme içme dediğimizde, marka değildir muradımız. Gıda maddelerinin temel yapı taşlarıdır…
Çinli sanayiciler ürettikleri taklit organik gıda maddeleri olarak, kavun karpuzundan, pırasa ve enginarına kadar ne varsa stoklarında, Amerika’ya ihraç edip duruyorlarmış…
Hani bir laf vardır, insanoğlu kendi gözündeki çöpü görmezmiş de başkasının gözündeki merteği anında fark edermiş, yoksa tersi mi?, her neyse… Demek istediğimiz, Türklerin de Çinlilerden aşağı kalır yanı yokmuş yani…
Bir zamanlar zeytinyağı diyerek elin oğlu yabancıya az mı valvolinli makine yağı göndermiştik. Üstüne üstlük bir de bu inorganik ticareti tesbit eden savcıyı görevinden attırmıştık…
Ha, diyeceksiniz ki bu işi başaran Türk değil, yahudiydi…
Böyle düşünürseniz yanılırsınız. Ticaretin Türkü Çini, Müslümanı, Yahudisi, Ermenisi, katoliği, olmadığı gibi kadını ve erkeği de olmaz. Tıpkı, paranın dinsiz ve imansızlığı gibi… Türkiye’de devlet, dinden imandan piri pak değil mi?
•
Gıda maddeleri üzerindeki organik taklitçiliğini bir Amerikan sitesinde okuyunca, taklit ile sahte kavramlarını birbirine karıştırdım…
Bilebildiğim kadarıyla taklit, tıpatıp benzetme, aynı kalıptan çıkartmak gibi bir şey… Sahte ise, aslından farklı görünmeyebilse de, neticede aslının kalıbına dökülen farklı yapıda bir nesnedir. Bu obje, metal ya da orman ve hayvan ürünü olsa da olmasa da, kimyevi ve metabolik yapısı mutlaka değişiktir...
İyi de, bunun organikliğindeki taklit nasıl olur ve yapılır…
Her halde bizdeki gibi. Vitrinlerde okuyoruz, organik yumurta, semt pazarlarında çığırtkanlar bağırıyor, organik domates, balıkçı tablasınındaki Norveç’ten ithal donduktan sonra çözülmüş ihtiyar uskumrunun üzerinde tanıtıcı bir etiket,
Palamut!…
İçimdekini dışa vursam kızar mısınız…
Türklerin de hiç birine inanasım gelmeyecek, artık…
•
Ara sıra BİM’lere uğrarım. Geçenlerde baktım bir köşecikte paketlenmiş ayçekirdeği içi. Bulgaristan’dan… Aldı beni bir telaş, acaba organik mi, inorganik mi, sahte mi taklit mi? Bulgarlar da Çinlilere benzer mi, benziyor mu?...
Mektep zamanı gelince kırtasiye de yerlere serilir, sanırsınız ki yer gök Kırkpınar…
Raflardan dışarıya taşmış pergeller sulu ve kuru boyalar, tel zımbalarla defter ve kalemler. Made in PRC. Türkçesiyle, Çin Halk Cumhuriyeti’nden…
Bir zamanlar gazetelerde Çin’den ithal cicili bicili oyuncakların sağlığa zararlı kimyevi madde kalıntılarıyla kirli paslı olduklarına dair haberlerden geçilmiyordu…
Bunların ucuzluğu bir tarafa, çürük çalık oluşlarından yerlisine nisbet daha da pahalıya gelmeleri, bu haberleri doğruluyordu…
Yerlideki fiyat yüksekliğinden ötürü Çin’den ithal ayakkabılarla rekabet edemedikleri için siftah etmeden dükkan kapatan kavafiye esnafı, feryad-ı figan gidiyordu…
Hükümetten kimileri de, muhtemelen dil sürçmesi olmalı.
“Çocuklarınızı Çin malı defter ve kalemlerden uzak tutunuz. Hele hele ayakkabılar mı, silme sentetik bunlar, romatizma olursunuz” uyarısında bulunuyordu…
Yakın çevremden bir delikanlı kimya okuduktan sonra su fabrikalarından birinin imalat masasında çalışmaya başlamıştı. Anlattığına göre, şişelemeye aldıkları maden suyunun debisi mevsimine göre azalıp çoğalırmış… Piyasaya verdikleri suyun hacmi ve mikdarıysa, ufak tefek artışlarla, her mevsimde aynı. Bunu öğrenince ben de kafama çakmıştım…
“Maden suyu alacaksan şişeleme tarihine bakacaksın Zinhar yaz suyu almayacak, ilk bahar ve kış aylarında şişelenmiş suyu gönül huzuruyla içeceksin. Hiç korkma, kış suları inorganik eklemeli değildir”…


