--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Katılım devrimi…

Atilla Özdür
Atilla Özdür

Meşru kazanç ve gelir, üzerinde yaşadığımız eko-politik zeminde insan emeğinden hızla bağımsızlaşıyor. Temel hak ve hürriyetler kitabına göre tasarrufuna her hangi bir kısıtlama getirilemeyen gelir ve kazançla emek arasındaki bu   bağımsızlaşma, mülkiyetin de meşruiyetle arasındaki ahlaki irtibatı yok ediyor. Türkiye coğrafyasını dibinden doruğuna kaplayan bu çürüme ve tefessüh, var olan tüm maddi ve maddeye tahvili mümkün manevi değerleri, vicdanlardaki yerinden söküp atıyor…

Politika derebeylerinin kamu huzurunda birbirlerine karşı yorumlamak amacıyla Hamparsum notasıyla besteledikleri serenatlar, uzun havalar ve konçertolarla tüm solo gösterileri, bütün bu söylediklerimizi yerli yeterince açıklıyor…

Derebeylik zamanlarında iktidarın kaynağı şiddet imiş. Vicdanların boşalması ve gelirin emekten bağımsızlaşması sonucu,  iktidarın kaynağı da değişti. Şiddet ya da bilek gücü, yerini paraya terk etti…

Artık (haşa) Allah yok, baki olarak bir tek güç var. Para…

Din, bu tedebbülata bağlı olarak, dinsizlerin himmet ve delaletiyle, coğrafya çapında yaygın hal almış söz konusu  bu negatif değişimin merkezden çevreye sıçraması sonucu, paraya tahvili mümkün bir meta olup çıktı…

Dinin fiyatını şimdilerde, bunun kuyruğuna bağlanan  ticari projelerin mutasavver nihai kıymetleri belirliyor…

Siyasetin değil sandıklı politikanın, burun tıkayıcı bir mezbelelik konçertosuna dönüştüğü günümüzde, bir zamanlar hizmet ehlindeki, kendi varlığını her şeyden evvel ahlaka, millete ve devlete borçlu gören anlayışın  buharlaşıp yok oluşunun sonrasındaysa, eskiye saygı ve bağlılık anlamındaki muhafazakarlık da, yalan dolan, yolsuzluk ve utanmazlığın simgesi haline geldi-getirildi…

Gözle görülüp elle de tutulabilen ve en kaba vicdanlar tarafından bile hissedilebilen bu menfi değişim, bu sükut, bundan sonrası için ülke yönetiminde alınan kararlar üzerinde halkın katılımını, maalesef, şart kılıyor…

Maalesef değil, eşyanın tabiatını hatırlatmak ve bir anlamda da “ihtar” amacıyla şart kılıyor… Yanılmıyor isek eğer, Hz. Ömer idi muhtemelen, yönetimi altındaki kitlelere muhafazakarlık konusunda, bugünün dilince “seminer” veren…

Yönetilen halk, reislerine, padişahlarına, sultanlarına, bakan ve başbakanlarına sırtındaki gömleklerinin, karar süreçlerine fiilen katılmamış olsa dahi, siyasete katılım hakkı olarak, kaynağını sorup sorgulama hakkına sahiptir

Bu haklarını kullanmayanların kılıcımla kafalarını alırdım (Kamu adına ve hukuken tabii) anlamında hutbe okuyan, Hz. Ömer değil miydi

Müslümanlık taslıyoruz. Taslak Müslümanlığımızın pratiklerinde Hz. Ömer’in hepimize şamil olacak biçimde sırtımıza ve vicdanımıza yüklediği katılımcı sorgulama görevini inkar ederken, Hz. Peygamberimizin de suç ve ceza bağlamında, “Gerektiğinde Kızımız Hz. Fatma da olsa hesap sorarım”   diyerek bugünlerin bizlerine verdiği adalet derslerini de topyekun inkar ediyoruz…

Sanıyoruz ki sandık; kilisenin günah çıkarıcı papazıyla güç ve yetki zemininde eşgörevli adil bir hukuk terazisidir…

Türk usulü demokrasi atmosferinde bu mekanizmaya masal yoluyla bağlanan umud ve güvenden arta kalıp da, son günlerde süper çalışmalara sahne olan parlamentodan tek kareye düşen manzarada ise, gördüklerimiz şöyle;

Kilise karanlık, hurufat küçük, papaz kör, cemaat sağır ve bağır babam bağır…

Bu bağrış çağrışın sebep olduğu hırs ve kapris anaforunda, şurası kesindir ki, bir yerlere doğru sürüklenip götürülüyoruz… Benim tayyarem yok. Biri siyah diğeri de kahverengi iki çift pabucum var ve de kutusuz…

Hiç bana dert değil…

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle