Hegemonya, pirinç ve sermaye…
Kapitalist sistem, sermayeye, çok sayıdaki işçiyi ayni ya da birbirleriyle zincirleme bağ içinde farklı mekanlardada tek ürünün veya onun üretiminde yer alan girdilerin entegre üretiminde istihdam etme imkanını sağlayan sistemin adı olup, hegemon karaktere sahiptir…
Demir leydi Theatcher’in dünya insanlığının ölümü pahasına uyguladığı “yeni liberalizmin” hedefi, dünya sermaye kaynaklarıyla pazarı kendi denetimi altına alarak katma değeri yüksek malların üretiminde rekabetçi avantaja sahip olmaktı. Ve oldu da…
Bu başarısı, ortağı Reagan ile birlikte kendisine dünyanın ekonomi politiği üzerinde kontrol ve denetim gücü sağlayacak silah üstünlüğünü kazandırdı...
Irak, Pakistan ve Afganistan operasyonları, bu kadim üstünlüğün geliştirilmiş devamı değil midir…
Dünyanın ekonomi politiği karma karışıktır. Merkez ülkelerle çevreleri ve bu çevrelerin kendi iç bünyelerindeki mahalli merkez ve yarı çevreler birbirlerinin ayakları altına kapuz kabuğu yerleştirmeye çalışırken, yine birbirleriyle çıkar çatışmasını yaşıyan dünya işçileri, Marks’ı doğrulama adına, nasıl birleşebilirlerdi.
GDO’lu çeltik üretimiyle, insan sağlığına zararlı yapıda da olsa, sağladığı devasa rekabet gücünü kullanan, ABD sermayesinin mülksüzleştirdiği Atlantik ötesi tarım işçileriyle çeltik tarlaları kurutulan topraksız Anadolu köylüsü, çıkar birliği yolunda nasıl kol kola girebilirdi…
Bayan Theatcher gitti, Reagan da gitmişti. Bunların “yeni sağ” çizgisinin samimi takipçileri Türkiyeli muhafazakar politikacılar da mutlaka gidecekler… Acaba birlikte başımıza ördükleri “çoraptan” bizler, kafayı sıyırabilecek miyiz...
Kapitalist dünyanın merkez ekonomilerinde de, çevrelerindeki gibi gelir dağılımı ve zenginleşme, eşitsiz ve dengesiz gelişiyor. Ekonomik kazançların merkezden çevrelere transferindeki eşitsizlik olgusu, çevrelerin kendi bünyelerindeki tali merkez çevre ilişkilerinde de aynen görülüyor. Bu adaletsizlik dünya merkezlerini zengin ve çevrelerini de yoksullaştırırken, söz konusu iktisadi bela, mahalli devletçiklerin kendi merkezleriyle çevrelerine de aynen intikal ediyor…
Türkiye’nin Rezidanslarıyla teneke mahalleleri, söz konusu eşitsiz gelişme politikasıyla, çevresinde yer aldığımız merkez ABD’den transfer yoluyla intikal etmiş, ettirilmiş olmalıdır…
Dünya tarım kapitalistlerinin karakterini değişirdikleri çeltik üretiminden elde ettikleri büyük kazançlarına nisbi ölçüde ortak olanların, canlı ve taze örneğidir, Türkiye ve benzeri çevre ülkelerde onların acentalığını yapan hegemon yerli kapitalist sermaye...
Merkezden çevreye yapılan bu servet transferi, aslında çevreden merkeze yönelik gerçek servet transferinin insanın idrak melekesini yanıltan şeytanca kurgulanmış objektifin buzlu cam üzerine düşürdüğü zahiriliğin tam kendisi…
Çevrelerden merkezlere yapılan servet transferinin Türkiye ayağındaki işleyişine gelelim. “yeni sağ yönetimin tabanında yer alan halinden memnun muhafazakar halk” sürekli yoksullaşırken, nasıl oluyor da bu yoksullaştırılan Türkiye’yi, özellikle İstanbul’da görüldüğü gibi, Başbakanları Tayyip Erdoğan’larının bile dikkatlerini çekecek biçimde yeri göğü, “zemin artı dört ve zemin artı beş” katlı binalar yerine, kırk elli katlı kulelerle donatabilecek fon sahibi kılıyor…
Şikayetindeki samimiyetinden şüphe etmek istemediğimiz Başbakan’ın yüksek yüksek kulelerin açılış kurdelesini bizzat kendi eliyle kestiği ülkemizde, Türklüğüne ve vatanına bağlılığından da şüphelenmeye kanunen hakkımızın bulunmadığı acenta kapitalistlerimizin, yukarıda sözünü ettiğimiz zahiriliğin gölgesinde “yesin millet” aşkıyla, halkımıza GDO ikramında bulunabilmesinden…
Af buyurunuz, tuhaf karşılayacaksınız amma, içimdekini söylemeden edemiyeceğim. İnönü’lü, askeriyeli ve Demirel’li günleri hasretle anıyor ve tekrar geri gelmesini arzuluyorum…
O öfkeyle hatırladığımız günlerdeyken hedeflerimizde, söylemlerimizde ve inançlarımızda samimi idik, şimdi hepsini toptancı bir üslüpla, sulandırdık…
¥
Akil insan olmak tek boyutluluğu kabul etmez. Aklın ufku geniştir. Buradan hareketle, tek atımlık bir görev için tek seçicilik tarafından belirlenerek bir anlamda da onurlandırılan “devlet-hükümet akillerimizden” birkaçı, eşyanın tabiatı gereği, kendilerini “Emek” sokağına atmışlar. Davranışlarıyla, sözleriyle ve serdettikleri fikir ve kanaatleriyle, “Emek Sinemasının” yıkılmasını protesto hareketine uzaktan da olsa, katılmışlar. Akil baliğ olmanın hakkını teslim edişlerinden ötürü kendilerini şahsen tebrik etmek isterim…
Hazır konu, çeşitli açık kapı kurnazlıklarıyla soğutulmadan, statümüz itibarıyle kabul göreceğine inanmasam da, Devlet-Hükümet Akillerine “Pilav boykotu’ önerisinde bulunuyorum…
Benim pısırık akilliğim, daha öteye gidemiyor…


