Halk Ekmek...
Geçenlerde bir dostumuzla birlikte Başakşehir-Kayaşehir denilen İstanbul Trakya’sında bir yerlere gittik. Ataköy’de sahil şeridini yol boyunca kapatan devasa otel ve rezidanslar örneği, yüzlerce sayıda milyon ve milyarlık lüks binalar, meğer Kayaşehir imiş…
Orada sokak yok. Her bir blok ya da müstakil site, kendi başına özgün bir kanton gibi. Sitelerde binalar birbirlerinden sokaklarla değil caddelerle ayrılıyor. Sokak kavramı ismen olsun, fiziken olsun, eski İstanbul’dan Yeni İstanbul’a sadece nostaljik bir miras…
Kasımpaşa, Dolapdere, Feriköy üçgeninde yer alan “Piyalepaşa District”in de olacağı, da üç vakit sonra buraya benzemek. Her bir bağımsız bölümün daire sahibine ödettirdiği müşterek giderler, aylık sekizyüz-bin liralardan başlıyormuş, Kayaşehir’de…
Karunlar beldesi Kayaşehir’in milyarlık rezidanslarının yer aldığı caddelerde iki Halk Ekmek kulübesini gördüm. Hayret ettim. Bizim bildiğimiz ve Halk Ekmek için uygun da gördüğümüz genel yerleşim yeri, vasat insanların yoğunlukla yaşamakta olduğu mahaller olmalıydı. Arkadaşıma bu şaşkınlığımı açtığında, cevabı şöyle oldu;
Atila ağabey, Buraya has bazı kişilerin belki de sağlık sıhhatleri bakımından “Halk Ekmek”le beslenmesi gerekiyor olabilir…
Bu gerekçeyi benim aklım kesmedi. Kayaşehir denilen İstanbul Trakya’sı benim bir zamanlar görevli bulunduğum Hadımköy, Yassıviran ve Arnavutköy civarına düşen kuru tarım topraklarından başka bir yer değil. Bu topraklar üzerinde. Yağlı tohum ürünlerinden Ayçiçeği yetiştirilirdi. Bu ürünlerdeki verim düşüşü, Türkiye’yi çiçekyağı ithaline zorluyor. Amma, Kayaşehirli için bu ithalat ve bu ithalatın ödemeler dengesinde açıklara yol açması, üzerinde düşünmeğe değer bir problem değil…
Kayaşehir’in sarı altın değerindeki toprakları üzerinde Alis’in Harikalar Diyarı’ndaki şaşkınlığına yol açan ağzı açık ayran budalası misali dolaşırken, zaman zaman kendimi Fatih’in Çarşamba semtinde sandığım da oldu. Eğer şalvarlı, eli tesbihli ve başında da takke sarık dolaşan birkaç erkek görseydim, hiç kuşkusuz ;
“Ahaa”, derdim, “Burası Fener Patrikanesi’nin üst taraflarına düşen, Çarşamba”…
Meğerleyim gördüğümüz siyah çarşaflı ve bir kısmı da peçeli kadın ve kızlar, Suriye’den kaçıp göçüp gelenlermiş. Bir kez daha idrak ettim ki, insanoğlu övünmede olsun, hamasette olsun kahr-ı perişanlıkta ya da umutsuzlukta olsun, ifrat ve tefride sapmamalı. Gerçi umutsuzlukta ifrat da olmaz tefrit te ya…
Dolayısıyle kendimize bakalım. Yani, Zeytin Dalı süredururken, bizimkiler YAS MI TUTTULAR?..
Boğaz kıyıları ayni idi, ekranlarda matematik dizi sırasında bir değişim ve kopukluk olmadı…
Özgür Suriye Ordusu silahendazları da Suriyeliydiler, Kayaşehir’de keyfe ma yeşa çarşaflı takkeli kardeşlerimiz de Suriyeli!..
Zeytin Dalı’nda Peygamberimizin Aguşuna koşan yerliler ile yine ayni Kayaşehir’de ikamet ettiği rezidansı için ayda bin kayme sitesine ortak hizmet aidatı ödeyen yerlilerimiz de, hep birlikte Türk!..
•
Bursa’da okulu bitirdiğimde Kore’den dönen askerlerle 1946 Londra Olimpiyatlarından şampiyon olan güreşçilerimizin madalyalı göğüslerini gördüğümde, Kore’ye gönüllü yazıldım. Sıramız 5. Değiştirme Tugayına düştü. Biz vardık ateş kesildi. Savaş hiçbir şey değil. Giden gider, olan ise, kalana olur…
Evin kadını kalkar, iki yeşil dolar için, kapıya gelen yabancının olur…
Dua edelim, Hz. Allah, bizleri savaştan ve harpten değil, harp sonrasına kalmaktan korusun…


