“Halk Başkanı” Seçimi…
Birkaç yıldır AKP karşıtları Başbakan Tayyip Erdoğan’ın devlet başkanlığına göz diktiğini söylemekteydiler. Tahmin üzerine yürütülen bu söylentiler, yavaştan yavaşa söyleyenleri de inanmaya yöneltti. Derken kırk günlük inanma-inandırma eşiği aşıldığında, bir de görüldü ki, AKP’liler de içlerinde oluşan bu aşermeyi dışa vurmaya başlamışlar…
Köşeler “evet-hayır” cılar tarafından her mevzuda görüldüğü gibi, ikiye ayrıldı. Utanç verici bir yardakçılık ve düşmanlık tüm vatan sathına yayıldı…
Hayırlısı olsun…
•
Başbakan Tayyip Erdoğan, adaylık müracaatı kendi parti grubu tarafından resmi makamlara bildirilen “Cumhur Başkanlığı” konusunda şöyle bir beyanda bulunuyor…
“Cumhuriyet tarihinde ilk kez halk cumhur başkanını doğrudan seçecek. Burada aracılar olmayacak. Vekiller olmayacak. Vekiller değil, asıllar seçecek. Böyle dedik, anayasayı değiştirdik ve işte 10 Ağustos’ta ilk kez bu seçimi gerçekleştireceğiz”..
•
Yapılacak işlem ve işlemde uygulanacak kurallar ile işlemin niteliği ve amacı, Başbakan’ın aynen dediği gibi oluyor…
10 Ağustos’ta seçmen dediğimiz halk sandığa gidiyor ve “Cumhurbaşkanı”nı bizzat kendi iradi eliyle kendisi seçiyor…
Şimdilik aracıları tarafından isimleri resmi makamlara bildirilen üç aday bulunuyor. Demirtaş’ın ismi, sanırım kendi partisinden yirmi kişilik bir grup partidaşı tarafından bildirildi. İhsanoğlu isimli zatın adını götürüp resmi makamlara bildirenler de, çeşitli partilere mensup karma bir mebus grubu oluşturuyor. AKP bölgesinde, yine Meclis’teki kendi mebusları üstlenip yüklendi, bu kutsal aracılık görevini ifaya…
Bendeniz efendim, pratiğinde egemenliğin komisyonsuz, aracısız gerçekten doğrudan bana ait doğal veya kanuni-hukuki bir hak olduğuna inanabilsem, bu seçime katılacağım ve kendi hür iradi tercihimle gönlüme hangi aslana yer vermiş isem, kriterleri uygun ammeye açık listedeki o kişiye oyumu vereceğim.
Gel velakin, seçim günü elime tutuşturulacak liste bu niteliği taşımayacak gibi görünüyor. Diyelim ki ben, cumhurbaşkanlığı için gerekli özellikleri taşıyan bir kişiyim ve adaylık müracaatında bulunacağım... Bu müracaatımı kabul edecek makama beni takdim edecek mebus sınıfından yirmi kişilik bir gurup eşim dostum yok. Bana kefil olacak bütün dostlarım, “kaldırımcı taifesinden”. Bundan ötürü üç çocuğumu da Türkiye’de devlet üniversitelerinde ve de kendi paramla okuttum…
Şurasını açık konuşalım. Cumhurbaşkanlığı, benim gibi hemen hemen silme bütün Türkiyeliye kapalı. Bunların kimisi züğürtlükten ve kimsesizlikten müracaat edemiyor. Kimisi de dolar milyarderliği listelerinde yer almış olmalarına rağmen, aracıları karşısında yarın boynu eğik kalmasını kişiliklerine yediremediklerinden…
Her neyse hayırlısı olsun, bu çok dereceli devlet başkanlığı seçiminin. Biz gelelim bir başka konuya…
•
Halıcıoğlu’ndaki askerlik şubesi önünden Eminönü istikametine giden bir otobüse bindim. Arabanın içinde per perişan on kadar Suriyeli yetişkin yolcular. Hemen hemen bir o kadar da üstleri başları dökük çocuklarla bebekler. Gürültü patırdı, ıngalamalar ve bağrış çağrışlar gırla…
Din kardeşliği, insanlık, medeniyet, paylaşımcılık, Fırat kıyısında keçisini kaybedenin derdiyle dertlendiği söylenen Hz, Ömer’e atfedilen hikayeler, günümüz ölçeğinde gerçekten hikaye ve masal…
Bir zamanlar “Her yer Taksim, her her Gezi” şamatalarından geçilmezdi ve buna da muhafazakar bizimkiler şiddetle celallenirdi. Şimdiyse, insanın haykırası geliyor “her yer Suriyeli, her yer dilenci, her yer perişan” diye…
Kahrolası kalkınma ve iftiharımız gelişmişlik ortamında Kim haykıra kim duya…
Hayırlısı olsun…


