Halı sahada maç ile dış ticaret hadleri...
“Halı sahada maça cevaz meselesi”, son günlerin yeni Türkiye’sinde gündemin başlarında yer aldı...
Maç için asgari ölçüye göre örtünmüş olacaksın ve maddeye tahvil edilebilir herhangi bir şarta da bağlanmayacaksın. Galip takımın, mağlupları eşek gibi anırtması şartının maddeye tahvili mümkün değil. Buna karşılık çayına çorbasına yapılanlar misali, kimi maçların bitiminde hafif de olsa, para şıkırtısı duyulabiliyor...
Cübbeli hocanın yorumuna ya da fetvasına göre, hakemin son düdüğünü üflediğinde mağlup takımın, koro halinde galiplerin karşısında eşek gibi anırmasına İslam dini cevaz veriyorsa da, bir tarafın karşı tarafa çay çorba ikramına “Hayır olmaz, haramdır” hükmünü basıyor...
Cübbeli hocamız hem Müslüman hem de Türkiye milliyetçisi, belki de İslam milliyetçisi, her neyse... Halı saha maçları üzerindeki müslümanca yorumunu biz, böyle anladık... Amma bunun yanında ve bununla ilgili olarak, dış ticaret hadleri konusundaki İslami duygu refleksini de öğrenelim istiyoruz. Çünkü, hem Müslüman, hem de aynen kendileri gibi, Türkiyeli Müslüman milliyetçisiyiz...
Ticaret hadleri denilen, elle tutulup teraziye konulan kavram, birim mikdar üzerinden tekil ya da tür olarak nesnelerin ithal değeri ile ihraç değeri arasında yapılan oranlama farkıdır. Bu fark yüksek çıktığında durum iyi, düşük çıktığındaysa kötü...
Ekonomimizin lokomotifleri arasında en başlarda yer alanın tekstil sektörü olduğu söylenir. Bu sektörün kadın erkek iç ve dış giyim mallarının kilo başına ithalat değeri 30 dolar. Aynı türün kilo başına ihraç değeri ise 25 dolar. Demek ki Müslümanlı Müslümansız Türkiye halkı, yabandan ithal don, gömlek, başörtüsü, takke, gravat ve yatak, yorgan çarşafı tercihini yerli malına yönlendirse, memleket olarak paçavrada kilo başına beş dolarlık bir kazancımız, tasarrufumuz olacak.
Şimdi Müslümanlığımıza dönüp Allah’ımızın müsrifliği, saçıp savurmayı yasaklayan emirlerini biraz da milliyetçi mantığımızın ışığında düşünelim...
“Noel babaya değil bana takılın” diyen kendileri değil mi?..
•
“Paçavrada kilo başına beş dolar tasarrufmuş. Bana mı kaldı memleketi düşünmek. Doğrusu ben kendi zevk ve tercih hürriyetimi değil beş dolara, beş bine bile değişmem” felsefesine;
Cevaz var mı yok mu?..
Aynen bedellide olduğu gibi... Parası olan öder askere gitmez, olmayan da ödemez, nöbete yazılır, fetvasını veren de kendileri değil mi yaaaa!..
•
Cübbeli hoca, İslamiyet’in dışında materyalizmin uygulamalı bilimleriyle ilgili epeyi, hem de derinlemesine bilgi sahibi bir kişi. Bu itibarla Türkiye’nin sınıflı bir toplum yapısına sahip olduğunu biliyor olmalı. Yani, egemenlik her alanda kayıtsız şartsız sermaye ehlinin kontrol ve denetiminde... (Türkiyeli Müslüman böyle isteyince, Allah da böyle olmasına izin veriyor, tabii)...
Üretim faaliyetleri, ihtiyaçların giderilmesine yönelik değil, tüketmeye zorladığı insanları şeytanlaştırma amaçlı. Esnafla ehli dükkan sahiplerini de günlük aylık, defterlerindeki ciro hacminin büyüklüğü nisbetinde şeytanlaştırarak keyiflendirmeye programlanmış...
İnsanlar, Cübbeli hocanın “Ekranlara kadın spiker çıktığında bakmayın, dinlemeyin” demesine rağmen ahali, reklamcı kadınların etkisiyle ne kadar çok harcama yaparsa, camili mescidli esnaf da, diğerleriyle birlikte o kadar çok kazançlı...
Kapitalist devlet, iktisadi sistemini böyle kurgulamış...
Bu itibarla ehli ticaret, akşam olup günlük kazancından ötürü Allah’a şükür secdesine kalktığında, gol atan futbolcu gibi, Hazret’i Allah üzerinden aslında şeytana şükreylediklerinin şuurunda olabilir de, olmayabilir de...
Gazozcu, fistancı, dondurmacı veya kadınlara yönelik allıkçı pullukçu bağırıyor, “iki al bir öde, hem de üç ay sonra başla”. Haliyle bu bağırış, şeytanın kulluğuna bir çağrı. Cuma’dan dönen hacı amca, bu çağrıya uyup gelen müşterilerine istediklerini satsa, para kazanacak, satmasa aç kalıp oturacak...
Şimdi bu kertede, kendi isteğine uyarak takılalım hocafendiye...
Müslüman eliyle kurgulandırılmış bu şeytan kumpasına karşı ne yapacağız...


