--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Gülbeşeker…

Atilla Özdür
Atilla Özdür

Dünya büyük ekonomi krizinin çalkantılı günlerinde de dış ticaret açığı bakımından günümüzün durumundaydık. İthalat ve ihracat gelirlerindeki dengesizliğin liranın değerini düşürmesini önlemek amacıyla İsmet Paşa hükümeti, tasarruf tedbirlerine yöneldi. Elde mevcut üretim araçlarından hiç değilse Feshaneyi satabilirdi…

 “Şimdi” diye başlıyor İnönü. “İktisadi açığın asıl güç ve girift kısmına geliyorum. Devlet ve millet hayatında kendi menbaına kifayet etme endişesi. Asıl en büyük tedbir budur. Millet, kendi istihsalinden fazla sarf etmeyerek kanaatkar bir hayata girme mecburiyetindedir. Bin belaya karşı koyan, bin musibeti ezip yenmek ile meydana çıkan milli mevcudiyet, mahza mili maişeti tanzim edememek yüzünden tehlikeye düşürülmeyecektir. Aklı eren bütün vatandaşlarının şuurunu uyandırmak ve bu uğurda devletin bütün kuvvetlerini harekete geçirmek kat’i kararımızdır”. Paşanın bu konuşması, Meclis’te güvenoyu anlamında yorumlanarak büyük kabul görüyor…

 Yıllardır yazıp çizerken, bizleri yazdırıp çizdirenler de durmaksızın birbirleriyle itişip kakıştılar. Bu hengame arasında ağzı olan, akılbaliğler de, tekrarlaya tekrarlaya şu gerçeği haykırdılar…

 “Üretmeden yiyoruz”…

 Ekonomi lügatında bunun anlamı nedir bilir misiniz? 

 Kendi vatanımızda, kendi has milletimizin işçisinden kıskandığımız ücreti, elin gavuruna ikram etmek ve yedirmek…

 •

 Paranın değer kaybını önlemek için İnönü’nün tavsiyesi üzerine “Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti” kuruluyor. Şimdi şuracıkta paragrafın arasına girelim. Mektepli mektepsiz, genç ihtiyar, kadın erkek, işçi memur ve işli işsiz bütün milletin elinde fiyatı üçer-beşer binliklerinden birer telefon. İthalat- ihracat gelirleri arasındaki makas, paramızın değer kaybı yönünde sürekli açılıyor. Nisan ortalarında Resmi Gazete’de yer alan bir habere göre, dış ülkelerden dondurulmuş ve taze olarak at eti, eşşek eti ve katırın yanında domuz eti ithalatına da izin çıkarılmış…

 Bendeniz efendim Reis’i severim, sayarım ve tutarım. Amma Reisçi değilim. İnönücü ve Atatürkçü olmadığım gibi, Erbakancı falan da değilim. Buna rağmen aralarında doz farklı olarak yeri geldiğinde, onları da sever ve sayarım… Gel velakin, manzara da böyle işte…

 “Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti”nden amaç, halkı israfla mücadeleye, hesaplı ve tutumlu yaşamaya çağırıp alıştırmak. Yerli malları tanıtıp sevdirmek ve kullandırmak…

 Yerli malların üretimi artırmaya zerafet itibarıyla hariçteki mümasili mallar derecesine getirmeye ve fiyatlarını ucuzlatmaya çalışmak. Yerli malların sürümünü artırmak…

 İnönü, Tasarruf Cemiyeti’yle ilgili konuşmalarına yer yer devam eder. “ihtiyaçlarımızı sınırlandırarak kendi mahsül ve mamulatımıza rağbetle varacağımız ilk netice açlıktan kurtulma olacaktır. Bu vaziyet ve tedbirler gayet tabiidir ki, inkişafı ve ilerlemeyi temine kifayet etmeyebilir”…

 İçkinin her kötülüklerin anası oluşu gibi felsefe ve laik toplum düzeninde de bunun alternatifinin bulunup yerine getirilmesi gerekirdi…

 İsmet paşa’yı dikkatle dinleyelim.

 Özellikle lüks ithalattan yerli üretimin basit ve mütevazı ürünleriyle hayatımızı sürdürmeye geçildiğinde tüketim düzeyindeki sosyal denge nasıl sağlanacaktı. Önceleyerek ona dikkat ekmek isteyen İsmet paşa, laik platformda bu dengeyi nasıl tanımlıyor?

 Eğer üretimimiz kifayet etmiyor ve çalışan vatandaşımız da ekmekle kahve tercihinde serbest kaldığında onun, kahveyi tercih edip dermansız düşmemesi için gücümüz yettiği kadar kulağına bağıracağız,

 “Güzel lavanta sürmüş ince ipekliler içinde Türk kızlarının cılız ve ciğeri çürümüş bir hale gelmesine izin vermeyeceğiz.”

 Demek istiyor ki, “Kahve içtiği halde ekmeği olmayan, lavanta sürülmüş ipekli elbise giymiş lakin, açlıktan ciğerleri çürümüş tek şahıslardan ziyade, bu manzarayı doğuracak birbirlerinden farklı tüketim alışkanlığına sahip grupları, milliyetçilik damarına dokunarak terbiye etmek” olmalıydı…

 

 Dikkatlerinizi çekmiştir sanırız. Devlet başkanları Erdoğan, ailelere yaptığı çocuk tavsiyesinde ikiden dörde atlamış olmasına rağmen, tasarruf babında şikayetçi olduğu cep telefonu israfçılığının önlenmesi için kesin bir hükme varmıyor, daha açıkçası varamıyor…

 Bunun sebebini de yıllar öncesinde dünyasını değiştirmiş devrin başbakanı müteveffa İsmet İnönü kendi politikasından bir örnekle açıklıyor…

 “Sözlerimde, ticari ilişkilerimizde dostlarımızın itibarını sarsacak ve vatandaşlarıma yabancı mallara karşı cebri ve telkini boykot ilan edecek bir mana yoktur. Böyle teşebbüslere şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da müsaade etmeyeceğiz. Bilinmelidir ki, milletlerin münasebetlerini tanzim eden anlaşmalar, milletler arasında alışveriş temin ettiği için, milli kazancı da temin edecek olan başlıca çaredir.

 “Devletin ittihaz ettiği tedbirleri medeni bir devletin hukuku dahilinde bulunan tedbirlerden alıyoruz”… Sebep bu olmalıydı…

 Devlet başkanları Tayyip Erdoğan’ın da, bağımsızlığımız üzerinde tahripkar etkisini gördüğü bacaksız pickolara kadar yaygınlaşmış beş altı binlikli cep telefonlarına, yasaklatmak niyetiyle res’en karşı çıkmaması-çıkamaması da, bundandır…

 Demokrasi ve demokrasinin ticaret hürriyeti…

 Peki bu fonksiyonu sivil halkın kendisi yapamaz mıydı, mesela basın, özellikle de televizyonlar…

 Onlar kapitalist ahlak ve zihniyetin temsilcileridir. Bunlar, milleti uyandırıp tasarrufa çağırsalar ekmeklerini kim verecek?

 

 Erken Cumhuriyet’in ilk ağızdaki başlangıç düşünce niyet ve politikaları, bağımsızlık ve iktisadi kalkınma konusunda ve böylesine de iyi ve güzel olmasına rağmen niye verimli ve başarılı olmadı?.. 

 Oysa buhran, hükümet için bol miktarda imkan ve fırsat bahşetmişti. ..

 Kaba laikliğin, Allah ile hesaplaşmaya kalkışması denilebilirse de, böyle bir yorum ve değerlendirme her yönden bizim haddimizi aşar. Amma katı ve şedit laiklik uygulaması, asli yatağının dışına taşarak kültürümüzün geçmişle ilgi ve irtibatını sele alıp süpürmesi, ola ki Yüce Mevlamızın hoşuna gitmemiş ve parti hükümetinin takkesini kafasına ters çevirmişliği düşünülebilir…

 Amma buna rağmen sırasıyla CHP’den sonra gelenlerin CHP’nin kaldırdığı ezanı tekrar eski yerine oturtmalarına ne demeli. Bir elinde Kur’an göğsünde iman olarak sahnelere salıverilen bakanlar, başbakanlar ve Cumhurbaşkanları imam hatipçi değil mi idiler?

 •

 Osmanlı başarısını ve beş-altı asırlık varlığını hukuka saygınlığına borçluydu. Bunu unutmalayım…

 Hukuk ve adaletin işlerliği ise, baş almaya ve kamu yönetiminde, bürokratın haksız edindiği ve şüphe doğuran emvalinin istirdatına bağlıdır…

 Cumhuriyet devrinde hiç duyulmuş bir hadise midir bunlar?..

 

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle