Enflasyon (Inflation)…
Tüketici fiyat indeksinde ağustos artışı % 2,5 imiş. Bu nispet yıllıkta % 18’leri buluyormuş…
Halkın pratik ifadesine göre enflasyon, kısaca pahalılık demek. Kitabiyat dilindeyse, piyasadaki paranın çoğalması. Şeftalide verim düşer de pazara sürülen mal azalırsa, fiyatı yükseliyor. İstanbul meyve hali Eminönü’de bulunduğu yıllarda bolluğundan ötürü değersizleştiği için, köylünün patlıcanı denize dökülüyordu. Fiziki gerçeğine gelelim, bolluğun ve sahte bereketin getirdiği bela…
Bakan Albayrak, çaresinin düşünüldüğünü ve bir seri tedbirlerin uygulamaya konulacağını beyan ediyorlar…
İnanarak umudlanmak isteriz de, politikacı günün her saatinde hep cek’li cak’lı konuşur…
Enflasyon, gelir dağılımını bozunca işçi-memur ve emekliler gibi dar ve sabit gelirliler zarar görür. Gelir bakımından rant ve ticari kazançla yaşayanlar pek fazla etkilenmez. Lakin sendikalı işçiler, ellerindeki toplusözleşme silahını kullansalar da, bu silahlar, onların ancak, memur ve sendikasız işçiler kadar zarar görmelerini önleyebilir. Hepsi bu kadar…
•
İkinci Dünya Savaşından zarar gören bütün Avrupa yeniden kalkınma amacıyla planlı ekonomiye hazırlandı. Devrin CHP hükümeti de geri kalmadı. Hem sanayide hem de tarımda gelişebilmek için çareler aramaya kalkınca, planlamaya başvurdu. Eğer dış kaynaklardan faydalanılacaksa, bunun krediler biçiminde olması ve devletin üstlenmesi gereği vurgulandı…
Gel velakin Amerikalı uzman Thornburg, yıllar sonrasının Ecevit, Demirel ve Turgut Özal’ların başlarına tebelleş olduğu gibi daha evvel, İnönü’nün de başına bela kesilmişti…
“Devlet yalnız altyapı yatırımlarına yönelmeli, sanayi kurma yollarını zorlamamalı.”
ABD’nin bu tavsiyesi üzerine,”Devletin iktisadi hayatta aktif rol oynamaması”fikri, kalkınmaya temel ilke alındı. Büyük altyapı inşaatlarına yönelindi. Türkiye artık, daha CHP’nin elindeyken kurt kapanına kıstırılmıştı…
Türkiye, karınca kararınca dedikleri türden yeterince doyumluk tüketen ve planlanabilir bir ekonomik yapıya sahipti. Demiryolları şebekesiyle de övünen bir toplumdu. Demir ağlarla örülmüştü yurdumuz. Ne var ki, ABD’nin sömürücü vantuzları bir kez bağrımıza saplanmıştı. Önce ulaştırma politikamıza el atıldı. Demiryollarına tahsis edilen ödenekler karayollarına aktarıldı. Üç tarafı denizle çevrilmiş ülkemizde denizyollarına tahsisli ödenekler de, akaryakıt israfına dayanan karayolları yapımına ayrıldı. Türkiye, taa İnönü devrinden başlamıştı hak etmediği zenginliği yaşamaya…
İstanbul İzmir körfez geçişinde de aslında, bu tür ultra lüks hayata duyulan özlem ve özencinin etkisi ve dürtüleri bulunmaktadır…
•
Geçenlerde hiç yapmadığım bir iş yaptım. Dinlenmek için otobüs duraklarından birinin bankına oturuverdim. İki yaşlı kadın, orta sınıfın da altında oldukları belli. Yanlarında dört yaşlarında yaramazca bir kız. Çocuk hoplayıp zıplayarak caddenin bordür taşlarında oynayıp duruyor, motorlu vasıtalar da su gibi akıp geçiyorlar…
“Kimin bu çocuk” diyerek bağırdığımda, kadınlar “Bizim” diye cevapladılar…
“Tutun elinden, yoksa ağlarsınız”. Tınlayan kim. “Yok yok, o alışkandır, bir şey olmaz”…
Neyse ki otobüs geldi, binip gittiler. Bir de baktım, elinde aynalı bir telefon. Karıştıra karıştıra otobüse binmeye çalışıyor…
Millet, varsılı yoksulu çizgiden çıkmış. Enflasyon da, bu ihlalin mücazatı…
Ekonomistlerle liberal sağcı ve solcu enteller, bunun sebebini uygulamalı bilimlerle izah etmeye çalışsalar da, bu ceza yine de israfçılığın karşılığıdır ve Allah’ın belasıdır…
Hiç duyup işitmişliğiniz var mı, hükümetlerin sinema filmleriyle TV dizilerinin en heyecanlı bir noktasında aniden devreye girsin de, akla ve vicdanlara hitap ederek müşahhas örnekleriyle belalı bir günah olan israfçılığa karşı milleti uyandırsın?..
Göremezsiniz. Çünkü, erken Cumhuriyet’te, köylü ve perişan kılıklılara Ankara’nın iç kesimlerine girmek yasaktı. Seçim kampanyalarında fırdöndü misali dolaşan mebus adaylarına bakıyorum, hepsi aynı dilden konuşarak, halkımız için şunları yapacaklar, şunları önleyip kolaylık getirecekleri masalını dillerinden düşürmüyorlar…
Kendilerinin de güçsüzlüklerinden ötürü inanmadıkları bu hikayelerine gülüp geçiyorum…
Kıstırıldığımız tuzağın içindeki gizli gerçek:
Bizim gibi azgelişmiş ülkeler, israfla ayakta durabilirler ancak. Tasarrufa yönelip de tutumlu yaşamaya başladıklarında, piyasanın durgunluğundan, yiyecek ekmek bulamazlar…
Piyasa durgundur. Fabrikalar kapalı ve işçiler de boştadır…
Faiz gibi israfın da günah ve haramlılığı, lafta kalır…


