Dam altı müşterekliği…
Okuyucumuz, Anadolu’nun sakin bir köşesinde kendi çatısının altında rindmeşrep hayatını sürdürür. Şartların zorlamasından, göç ettiği İstanbul’da ortaklaşa sığındığı apartman hayatından da şikâyet eder…
Bize sipariş ettiği konu ise: Nedir bu Müslümanların halleri?...
•
İstanbul, yarıdan fazlası kaçak ve çarpık binaların işgali altında günden güne çirkinleşen bir şehir. Padişahlık ve sultanlık dönemlerinde şehir eminleri, şehrin çalışma alanlarını, iş aleminin meslekleriyle uyumlu olsun ister ve ayrı ayrı çarşılara bölüştürür. Yapılan düzenlemeler, münadiler tarafından şehirlinin bilgisine sunulur…
Sepetçiler, saraçlar, kunduracılar, terziler, kantarcılar kendilerine tahsis edilen mahallerde birbirlerinden ayrı ayrı dükkanlarını açacaklar. Demirciler de, örs çekiç gürültüsüyle halkı rahatsız etmemeleri için, ocak ve körüklerini şehrin uygun bir bölgesine yerleştirecekler…
Birisinin pantolonu veya mantosu bir kazaya uğrayarak yırtıldığında, bütün İstanbullu bilirmiş ki, bunların onarımı için gidilecek tek yer, Kapalıçarşı’daki Örücüler çarşısıdır….
Anadolu şehir ve kasabaları pek kalabalık olmadığı gibi, esnaflık da fazla çeşitlilik göstermediğinden, bakkalın yanında terzi, terziye komşu nalbant, nalbur ve kahvehaneye bitişik aşçılarla kalaycılar, aynı sokakta yer alabilirmiş…. Ve öyle de olmuş idi...
•
İkinci Harp sonrasında Amerika, harbe iştirak etmeyen Türkiye’nin savaştan gördüğü zararının telafisine destek ve ilerisi yıllarda da ekonomisini sömürme amacıyla yardım elini uzattı. İşte bu yıllarda kendine ait tek dam altında yaşamaya alışık Anadolu insanı, kasaba hayatını terk ederek kitleler halinde İstanbullara akmaya başladı…
Kalendermeşrep çilekeş Anadolulu, kendi köyündekine benzer müstakil dam altında bir barınak bulamayınca, şehrin bir ya da iki oda bir mutfaktan ibaret lüks daireli apartmanlara(!) doluştu…
İnsanımızın lükse tutkunluğu da böyle başladı…
Memleketinde kendi çatısı altındaki, kanallı - kuyulu müstakil helasını kullanırken, İstanbullarda, mecburen mülkiyetinde paydaş olduğu binanın ortak kanallarına boşalmaya başladı…
•
Yeni İstanbullunun, köy evinde çatısıyla kendi arasında bir başka oturanı yoktu. Çatı aktığında sahibi olduğundan, tamiratı da kendisine aitti. Köyündeki helasını da, kendinden başka kirletip taşıranı bulunmadığından, tıkanan kanalın sorumlusu kendisiydi…
İstanbul’da ise, yeni gelenin faydalandığı çatıdan başkaları da istifade ediyor. Aynı ortaklık, lağım kanalında da söz konusu. Çatıda olduğu gibi, ana binanın mevcut o bir tek lağımından aynı apartmandaki komşuları da faydalanmakta…
Göç edenler, fiziki bedenleriyle birlikte ana topraklarından gelirken, kültür ve alışkanlıklarını da beraberlerinde getiriyorlar. Ne var ki, muhacirler, yerleştikleri mahallerin yerleşik kültürlerini benimsemekten ziyade, bir süreliğine kendi örf ve âdetlerini baskın hale getiriyorlar…
Alanya’da cadde ve sokaklar tertemiz. Bir tek izmarit göremezsiniz yerlerde. Alman ve İngiliz göçmenleri, terbiye etmiş bizimkileri… Helalar tıkanmışsa, köyündeki gibi kanalın hemen üzerindekiler düşünsün. Çatı akmışsa, çok katlı binaların ortalarında oturanlara niye dert olsundu?...
Kopup geldiği kasabasında çatının hemen altında oturan kendisi değil miydi?...
•
Türklüğümüzden midir, Türkiyeliliğimizden mi, yoksa Müslümanlığımızdan mıdır, mülkte müştereklik konusundaki yorum ve değerlendirmeler, her birimizin kendi çıkarına göre farklı oluyor. Bu davranışın insanca ve Müslümanca olmadığı bir gerçek..
Sebebi, “Tanrı uludur”lu dönemden, “Allahü Ekber”li yıllara geçiş sürecinde devlet ve millet demokratlaşırken, iktisat politikasını da değiştirmiş olması… Ferdiyetçiliğin miladının 14 Mayıs Bayar - Menderes ihtilali olduğunu unutmayalım…
•
“Azıcık aşım kaygısız başım” felsefesi ticaret hayatında Müslümanları iştirak halinde büyümekten kaçındırmış. Özellikle imalat ve tarım sektörlerinde üretim tarzı, geçimliktir. Pazar için üretimin kişiyi aşırı zenginleşmeye götüreceği inancıyla, ufacık olsun benim olsun fehvasınca tek hanelik konutlardan ötesine teşebbüs, pek yaygınlaşmamış...
Çatı benimse ki benimdir, problemini ben hallederim. Lağımsa, o da benim altımdadır, yükünü ben taşırım. Hayat felsefesi köy ve kasabalı Anadolu’da böyledir…
Ninnilerimiz de hep şu formda: “Huu huu, uyusun da büyüsün, paşa olsun inşaallah”…
Paşalık ise, asker olsun sivil olsun, bürokrasi. Ekonomide üretim tarzı, tekil aileler halinde doyumluk. Mimari tercih ve gelenek, Müslümanlığa uygun tek hanelik ufak konutlar... Fazlası, böbürlenerek, “dünyayı ben yarattım”cılığa götürür…
İkinci Dünya Harbi sonrası ABD’nin sömürme amacıyla Türkiye’ye uzattığı Marshall desteğiyle göç yollarına düşen Müslümanlar, doyumluk kazancına bin bir şükürle karşılık veren muhafazakar Anadolu insanı, imece kültüründen yoksun olduğundan, mülkiyetine müştereken sahip oldukları mekanın zaman içinde zuhur eden masraflarından kaçınmanın yollarına bakarlar…
Demokrasi, bencilliği mayalamaya başlamıştır…
•
Apartman hayatındaki bu tarz anlaşmazlıklar ve bir anlamda, düşmanlıklar, daha çok uzun yıllar boyu devam edecektir. İnsanoğlu için, kendisine zevk ve sefa sağlayan alışkanlıklarının terki pek kolay olamıyor. İstanbullarda yaşayan ailelerin kendi ferdi çıkarlarını düşünmeksizin elini cebine atması, hiç beklenmesin. Bu yaşlardan sonra hiç kimsenin “andımızı” içmek amacıyla ilk mekteplere gidecekleri falan yok…
Gidenlerin de bürokrasideki, siyasetteki ve ticaretteki halleri meydanda… Erkekleri hiç değilse Cuma’lara gidiyorlarsa da, kadınları, TV’lerin ahlaksızlık akan dizilerine mahkum yaşıyorlar...
İmamlar, hutbelerinde müşterek hayatın beşeri münasebetleri hususunda öğretici olmalı. Mahdut sayıdaki özel günler ve geceler hakkında cemaatlarına verecekleri dersler ayrı, fakat hırsızlığı, sadece başkalarının cebine el uzatmayla sınırlamamalı…
Çatı akıyorsa üstteki, lağım tıkanmışsa alttakiler düşünsün zihniyeti, düpedüz hırsızlıktır. Aynen, işverenin işçisini kayıtsız ya da yarı kayıtlı göstermesi gibi…
Anayasa, serbest ticaret hürriyetini denetleyerek kısıtlamaya izin vermiyorsa da, medeniyet, vatandaşlık ve insanlık derslerinin özüne mecburen yükletilmiş reklam fasıllarını, insanlığı ifsat edici dizilerin tam orta yerlerine kamu spotu olarak cebren yerleştirilmesine hangi gerekçeyle kimler mani olabilir ki?...


