Cemaat...
Bir ‘cemaat’ lafıdır tutturuldu gider... Cem’den geliyor olmalı. Cem etmek, toplamak gibi. Hendesi kökeni itibarıyle matematikteki dört işlemden biriyle irtibatlı...
Her bir insan bir diğerinden farklı yaratılmış. Hapishanelere ziyarete gittiğinizde, göz bebeklerinizin fotoğrafını alıyorlar. Parmak izi devri geçti artık. İnsanoğlu, gözbebekleri itibarıyle dahi birbirlerinden farklı yapıda. Dolayısıyle cemaat memeat, toplulukta birlik ve beraberliği koruyamıyor. Nefis ve ihtirasları, cemaatlaşma hareketlerinin karşısında çelik betondan bir duvar çekiyor. Duygu, düşünce birliğine, inanç ve iman umdelerine hayat hakkı tanımıyor. Cemaatlar büyüyüp genişledikçe, güçlenip yaygınlaşınca, ideallerinden ve hatta imanlarından su kaçırmaya başlıyor...
Türkiye Cumhuriyeti’nin (milleti değil) ulusu, evvelce onbeş onaltı milyonluk bir cemaat idi. Sonraları çoğalmaya başladı. Benim ilk mektep talebeliğim sırasında, bizlere öğretirlerdi ki, nüfusumuz onsekiz milyon, bayrağımız al zemin üzerinde kar beyazı ayyıldız, sularımız şu kadar ve başşehrimiz de, Ankara, falan filan.
Cemaatimizin iman tahtasında da şu slogan.
“Birimiz hepimiz!”...
Amma, hiçbir zaman “olamadık”, mayalanması istenilen bu imanın olgunluğuna, mümkün olmadığı için, ulaşamadık...
•
Hepimiz cemaati, kendi meşrebimize göre ayrı ve farklı algılıyoruz. Kimimize göre cemaatimizde ağırlık, göbeğini kaşıyanlarda idi, kimimize göreyse, dağdaki çoban oylarıyla podyumlardaki yürek hoplatan sosyete goncalarınınkiler eşit olabilir miydi... Daha yakınlarımıza gelerek soldan sağa çarkla kendini bir cemaata vakfedenlere bakarsanız, ülkemizdeki seçmen çoğunluğu,
“Ali, bak bu at, ata ot at”tan öteye gidememiş “alfabe yorgunu”...
•
Birimizin hepimizde vücud bulması, bulabilmesi, hepimizin birimizde birbirleriyle benzeşerek yaşayabilmesi, ne mümkün!... Kutsallarımızda bile ayni karede yer alamıyoruz, ya da almak işimize, alışkanlıklarımıza, geleneklerimize ve çıkarlarımıza ters düşüyor...
Kimimizin kutsalı, din. Kimi dostlarımız ise kutsallığı vatana millete ve devlete izaf ederek, seçim neticelerine göre, Mehmet Akif Ersoy’dan ilhamlanıyor,
“Allah’ımız bizleri bir kez daha İstiklal Marşı yazmaya mecbur bırakmasın” gibi...
•
Kutsal olan, Yüce Mevlamızın, Peygamberleri vasıtasıyla uymaları için kullarına gönderdiği beşeri münasebet ilke ve kuralları, yani din...
Kısacası, her peygamberin kendi dönemindeki ümmetlerine tebliği ettiği temel hukuk kuralları olarak, adalet...
Yüce Allahımız, bu adalet emanetini dağlara taşlara teklif ediyor, hiç birisi yanaşmıyor. Amma sıra insan kuluna gelince, emanetin üzerine balıklama atlıyor, Adem oğlu...
Hüseyin Öztürk’ün İstiklal Savaşı olarak tanımladığı seçimin galipleri, üzerine balıklama atladıkları emanetin hakkını gereğince yerine getirebilecekler mi? Hiç sanmıyorum. Hırs ve ihtiras. Her zamanki gibi Emaneti perdeleyecek...
Geleceğin Edirneli Kıymet hanım teyzelerinin, imara açılan çocuk parklarında yeşilin ırzına geçmeye hazırlanan tahripkar iş makinalarının önüne sandalyalarını çekerek tek başına direnişe karşılaştıklarında, “Bu kurtuluş savaşlarının kahraman kolağaları, halk tarafından vicdanlarına teslim edilen kutsal emanete hıyanetlikten kendilerini alabilecekler mi?
Buyurun hep birlikte Kazlıçeşme meydanına...
•
İstanbul’da kala kala bir orası kaldı AVM’leştirilmedik yeşil alan olarak... Ayni bölgedeki meşhur silüet katili “onaltı dokuz”ların yanı başcağızında...
İstiklal savaşının muzaffer kolağaları, yarınki günlerde ellerine teslim edilen emanete hıyanetlik edercesine buraları imara açmaya zorlandıklarında, kutsalın kutsallığı nerede kalacak...
Muzaffer kumandanların işleri zor idi. Şimdi insanların gözleri açıldı ve algıları da genişledi. Şimdi daha da zor...
Emanet’ten bizlere düşen görev ise, Edirneli Kıymet hanım teyzeyi örnek almak...
Sıkmaz mı?..


