Azıcık aşım, kaygısız başım...
İlk insanlar, incir yapraklarıyla örtündüklerinden, terziliğe gerek duyulmamış. Zaman içindeki çoğalmalar sonunda, yaprak lifleriyle nebatat filizlerinden atkı çözgü usulü kumaşımsı nesneler meydana getirilince, terziliğe yol açılmış...
İnsan bu, parmakları gibi kabiliyetleri de Hak vergisi, Dade Hak. Birbirlerinden farklı nitelikte. Kumaşa ve dikişe eli yatkın olmasa da, uçarda da kaçarda da, üzerine domino diyecek çıkamayabilir, avcılıkta...
Kişilerin el yatkınlığındaki bu farklılık, işbölümüyle birlikte çarşı pazara trampayı getirmiş...
•
Ocağı fayraplayarak demiri kızdıran tekil kişinin, “azıcım aşım kaygısız başım” terennümüyle örsün üzerindekini çekiçleyip meydana getirdiği nal ile atı nallanan Mehmet amca, bahçesinde tek başına yetiştirdiği domatesini pazarda trampaya çıkarır...
Zaman ilerledikçe trampaya konu maddelerin çeşitlenerek fiziki yapılarıyla da irileşip ağırlaşması üzerine, trampa işleminde, kütlesi ağır-hafif mal ve hizmetlere itibari değer olarak, para icat edilir...
•
Buraya kadar kimsenin kimseye kölelik ettiği ve etmişliği yok. Nitekim Robenson da, sığındığı ıssız adada, tek başına ve ücretten bağımsız kendine bir barınak inşa etmiş. Balığını tutup ateşini de yakarak hayatını devam ettirecek. Amma, amatörce...
Çağımızda harman makinasıyla biçerdövenler, mahsulü pazara hazırlıyor. Nal ve mıh ustaları da, otomotiv sektörünün fordist bandlarında fren debriyaj mekanizmalarını...
Bugün, Büyük Alışveriş mağazalarında kasiyerlik, patronun kendisine düşmediği gibi, eskinin mahalle bakkalları da, gelişkin modernizmin gereği, buralarda tezgahtarlığa mahkûm, çalıştırılıyor...
Haa, denilirse ki, ücrete bağımlılık toplumdaki huzursuzluğun kaynağıdır, sınıf ayırımcılığının asli sebebidir...
Tamam, ona eyvallah. Amma, kendi özel şartlarında...
•
Teknolojiden konuşalım...
Teknoloji geliştikçe, seri üretim bandları robotların kontrolüne bırakılıyor. Teknolojik yenilikler, sermayenin verimliliğini artırırken, ücrete bağımlı kölelerle işveren arasındaki problemi, patronların lehine hafifletir, yok eder...
Bir tek robotun tezgah başı yapması, kapitalist işvereni en azından beş-altı kölenin “safra yükünden !” kurtarır.
Bu rahatlığın bedelini ödemesin de, işçilerle başını belaya mı soksun, kapitalist patron?..
Bu itibarla, robotları kullanır...
Bilek gücü üzerindeki kapışmanın dışında, ilk çağ insanları arasında iktisadi ve sosyal çelişki bulunmamasına rağmen, günümüzdeki ücrete bağımlı köle işçilerle patronları arasındaki çelişki, doğrudan doğruya sınıf ayırımcılığının, bir diğer ifadesiyle, refah ırkçılığının eseridir...
•
Herkes kaptan olamaz. Olduğunu kabul edelim. Amma, geminin sahibi kim olacak? Onu da oldu diyelim. Alt küpeştelerde çımacılığı kim yapacak?
Geminin sahibi kaptan mı? Gülerler adama, “kafayı yemiş bu kaptan” diyerek...
Bir doktor hastanesinin sahibidir, örnek böyle verilmiş. Ameliyatları da kendisinin yapması çok hoşuna gidebilir. İyi de, kullanacağı bistüriyi, makas ve kesme, biçme, dikme gibi sarf malzemelerini anında doktorun eline kim tutuşturacak?..
Farz edelim ki, erkeklere dörde kadar müsaade edilmiş. Bu anlamda operasyona destek için ne doktorun karıları yeter sayıda ve ehildir, ne de operasyon öncesi ve sonrasının tertip düzen hizmetlerine doktorun usulen ve füruen var olan akrabaları...
Amcanızın köyde çiftliği vardır. Gel velakin ne kendisi tek başına azm-i sebat ederek, ne de çocukları ve aile fertleri ücret düşünmeksizin, seve oynaya güç yetirebilirler, ekmeğe de, biçmeğe ve mahsulatı torbalayıp pazara götürmeğe de...
•
“Ücretli sistemin alternatifi” olacak iktisadi modeller nedense kimsenin hatırına gelmiyormuş. Gelmez tabii...
Gelmemesi diye bir şey de yoktur aslında. Eğer gelmiyorsa, “aynen demokrasi gibi”. Çünkü, herkesin kendi ekmek teknesinde kendi patronluğunun kesinlikle deli saçması oluşundan. Evinizdeki amatörce musluk tamiriyle çatıda kiremit aktarmacılığı hariç, tabii...
Köleliğe gelelim,
Ücret ile ter arasındaki ilahi ilişkiye gözler kapatıldığında o topraklarda gökdelen rezidanslar dikilir. Aylık, haftalık, ya da gündelik ücret, ter kurumadan ödense dahi, ödeyenin eli titriyor ise, oradaki işçi, hukuken olmasa dahi, fiilen köledir ve patron da onun sahibi...
Çünkü, kendisini Rezzak-ı Alem sanıyor ve “ekmeğini ben veriyorum” diyerek, babalanıyordur...
Ücretten bağımsız mutlu yaşamanın tek yolu mutlak devletçilikte. Orada bile, ücret yerine ihtiyaç nisbetinde mutfak desteği söz konusu...
Buna da devletin 141-142’li günlerinin ceza kanunuyla birlikte, iktisadi liberal sistem ve hatta rigid tavırlarıyla, öncelikle, Müslümanlar karşı çıkar...
•
Vakti zamanın birinde Süleyman Demirel, herkesi kendi işinin patronu yapacağı vaadinde bulunmuştu. Sözünü yerine getirdi de...
Minibüsler alındı sahipleri de direksiyona kuruldu. Şimdi taksilerde olduğu gibi minibüslerde de, direksiyon başındakiler parça başı hasılat işçisi, bir anlamda köle yani, sahipleri de plaka rantiyecisi...


