THY - Adıyaman

Siyonist vahşet ve bir sessiz ölüm…

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Önce, Filistin’de gerçekleşen o aşina olduğumuz kıyıma bir iki laf…

Siyonizm, alışıldık kanlı oyununu oynuyor.

Çocukluğumdan beri, babamın çocukluğundan beri hep aynı devlet terörü…

Çare ne peki?

“Kahrolsun İsrail” mi?

Demeyle olsaydı şimdiye kadar olmuştu herhalde.

Demek ki mesele tutarlı ve gerçekçi olmakta.

Önümüzde kaçınılmaz bir yol var…

Önce “iyi”, “güzel”, ciddi, vakur insanlar, nesiller yetiştireceğiz ve sonra iyi, güzel ve yararlı şeyler üreteceğiz.

Lamı cimi yok!

Hem de çok üreteceğiz…

Ekonomimizi tam bağımsızlığa kavuşturup, tüketim değil üretim ekonomisini tesis edeceğiz. (Bakınız, o kadar tüketim toplumu haline gelmişiz iki 2017’deTürkiye’sinde AVM’lere giden insan sayısı 2.2 milyarı bulmuş… O AVM’ lerde satılan markalar kimin?)

En az Filistinli, Suriyeli, Iraklı kardeşlerimizi katledenler kadar dünya markalarımız, transfer edilen teknoloji modellerimiz, örnek alınan sanayi devrimlerimiz, kalıcı tarımsal atılımlarımız ve güçlü yerel kültürümüz olacak ki akan kanı durdurmaya muktedir olabilelim…

Hem de gerçek manada mazlumların umudu olabilelim.

Evet bu yol kaçınılmaz…

Ya geçeceğiz, ya öleceğiz…

İŞTE YETİŞMİŞ BİR ADAM: MEHMET NİYAZİ ÖZDEMİR

Hadi ben gündemi çok takip eden biri değilim…

Televizyon, sosyal medya gibi şeylerle münasebetim herkesin malumu…

Ama, bu kadar gazete, bu kadar yazar var memlekette…

Herkes mi gündeme mesafeli?

Veya Türkiye’nin gündemi sadece siyasetten ve magazinden mi ibaret?

Öyle olmasaydı bu ölüm, gazetelerin sürmanşetlerinde, internet sitelerinin manşetlerinde yer bulurdu.

Ama bulmuyor…

Birkaç gün evvel İstanbul’dan önemli bir insanımızın cenazesi kalkıyor ama siyasetçisi, sanatçısı, genciyle herkesin bilmesi gereken bu ölüm layıkıyla haber bile olmuyor.

Hakkında yazan yalnızca bir kalem var…

O da, Yeni Akit’in kıdemli kalemi Hüseyin Öztürk Ağabey…

Var olsun… 

Mehmet Niyazi Özdemir’den bahsediyorum, sevgili okur…

Belki sende bu vesileyle haberdar olmuş oldun.

Mehmet Niyazi Ağabey Hakkın rahmetine kavuşmuş…

Allah gani gani rahmet eylesin, mekanı Cennet olsun, inşallah…

Bu büyük bir ayıp…

Kendi adıma, tanışma bahtiyarlığına da nail olduğum, sohbetinde bulunduğum bu önemli adamın vefatından haberdar olamamam ve cenazesinde bulunamamam beni son derece üzdü…

Vefatını ancak günler sonra öğrenebildim…

Aradım taradım tüm haber mecralarında ““Türk edebiyatına önemli eserler kazandırmıştır”gibi bir iki cümleye iliştirilen “Mehmet Niyazi Özdemir kimdir?” gibi iktibasla birbirinin kopyası haberler çıkmış…

Artık habercilik bu ya…

Değerli okurlar, Türkiye çok değerli bir münevverini kaybetti, bu ölümle.

Alim, fazıl, nazik, velûd, kendini bir meseleye vakfetmiş, Necip Fazıl’ın deyimiyle “Başını bir gayeye satmış” bir insandı…

Popülerlik peşinde koşmadı hiçbir zaman. Mütevazı yaşadı ve yanlış hatırlamıyorsam hayatının önemli bir kısmını, sadece annesinin vefatı dolayısıyla birkaç gün devam edemediği İSAM kütüphanesinde geçirdi. 

Türkiye’de her sahada, yığınla yazar var…

Ama öyle bir alan var ki, o alanda kalem oynatmak, eser vermek her babayiğidin harcı değil…

“Yanılıyorsun” diyen varsa, eserleri ortaya koysun da görelim…

Alan o kadar zor ki, tarihçiyim, edebiyatçıyım diye ekranlardan inmeyen o koca koca isimler böyle bir mesaiden korkuyor, uzak duruyorlar. 

Bu öyle çetin bir iş ki başarmak için tıpkı Mehmet Niyazi Ağabey gibi senelerini kütüphanelerde geçirmeyi göze alman gerekiyor…

Neden ?

Çünkü kalem oynattığın saha tarih…

Yani, tarihten taviz vermeden, ona bütünüyle sadık kalarak aynı zamanda edebiyat yapacaksın…

Düşünün, okunacak, tetkik edilecek tonla belge var…

Kimi zaman okumak, tetkik etmek de yetmeyecek gidip bizzat topografyayı inceleyeceksin…

Tıpkı Tolstoy’un “Savaş ve Barış’ta yaptığı gibi…

Tolstoy bu dev roman için- ya da tarih felsefesi kitabı mı demeliydik- neredeyse on yıl uğraşır…

Belge incelemekle de kalmaz, o büyük Napolyon savaşının tanıklarıyla uzun uzun toplantılar yaparak gerçeği onların anılarının içinden çekip çıkarmaya çalışır. Bütün bunlardan sonra o eseri kimi biyografilere göre yedi kez, kimilerine göre ise yıllara yayılan baskılar için tekrar tekrar yazar, düzeltir…

Aklından zorumu var Tolstoy’un…

Bize kalsa var…

Türkiye’de olsa, tekrar tekrar yazmasına, hatta yazmasına bile gerek olmazdı...

Ama yaptığı iş öyle çetin, öyle iddialı ve o kadar sorumluluk istiyor ki…

Tarih kitabı yazacak olsan… Elinde belge de var tanıkta, metodolojiyi bildin mi, tamam…

Ama tarih üzerine edebiyat yapacaksan, iğneyle kuyu kazmayı göze alacaksın demektir…

Yani sabredeceksin, azmedeceksin ve en önemlisi karşılık beklemeyeceksin…

İnsanlar yıllarını harcadığın kitaplarını görmezden gelip, popüler kitaplara itibar edecekler. Aynı Mehmet Niyazi Özdemir’de olduğu gibi…

Ama sen, gücenmeyeceksin…

Misyon adamı olmanın…Bir topluma, bir tarihe, bir davaya yürekten bağlı olmanın, toplumun bu kayıtsızlığından incinmemek, emeğini yalnız Allah rızası için sarf etmek olduğunu da bileceksin…

İşte Mehmet Niyazi Özdemir, İSAM’da gözlerden ırak geçirdiği ömrünü, arkasından gelenler kana kana içebilsinler diye iğneyle kuyu kazmaya adadı.

Ve Çanakkale ile ilgili resmi tarihi ters yüz eden Çanakkale Mahşeri’ni… Yemen Ah Yemen’i… Dillere destan bir galibiyetin anlatıldığı, Tiryaki Hasan Paşa’lı Kanije’yi… Osmanlı tarihinin kırılma noktalarından biri olan Plevne’yi… Balkan faciasının anlatıldığı Yazılamamış Destanlar’ı kaleme aldı.  

Hamasetin, klişelerin etrafını sardığı sis bulutlarını yararak tarihimizin ray değiştirdiği dönemleri, üzeri örtülmüş eşhası o güne dek yapılmamış bir netlikte önümüze koydu.

O bu işlere girişmeden yıllar evvel, Yahya Yahya Kemal aşağıdaki ifadelerle bir büyük endişeyi ortaya koyuyordu…

“Büyük harbde, on cephemizin ateşinde hazır bulunmuş çok güzide ve edebiyat meraklısı bir askerimizin elinde bir gün “Çanakkale” destanımıza dair Fransızca bir eser gördüm. Yine bize dair ve yine Fransızca olmak üzere, buna benzer daha kitapları vardı. Bunu görünce kalbimde bir acı hissettim. Döktüğümüz kanın bile manzarasını Fransızcadan seyretmeğe mahkumuz dedim. Bizim  harp cephelerimiz, bizim edebiyatımızda bin bir cepheleriyle yokturlar, demek ki çok eski harplerimiz gibi bunlar da seneler geçtikçe, unutulacaklardır…”  

İşte Mehmet Niyazi Ağabey ülke gençliğinin kendi destanını öz diliyle okuyabilmesi için kendini bu bakir sahaya hasretti. Bugün ise bereketli bir mesaiyi geride bırakarak ahirete irtihal etmiş oldu.

Büyük sesler çıkarıp esersiz yaşayan ve esersiz ölenlere nispetle Mehmet Niyazi Özdemir sessizce yaşayıp, geride onca kıymetli eser bırakarak, yaşadığı gibi, sessizce vefat etti.

Ünlülerin giyindikleri ayakkabılar kadar bile haber olmadı…  

Bırakın vefatından haberdar olunmasını, kendisinin yaşamış olduğundan bile haberi olmayan o kadar çok insan var ki memlekette…

Halbuki hayatını bir ideale vakfetmiş kaç adamımız var, Mehmet Niyazi Ağabey gibi?

Söyleyin kaç? 

Yetişmiş insanımızı yaşarken öldürmekten ya da daha ölmeden unutmaktan ne zaman vaz geçeceğiz?

Biz ne zaman vazgeçersek, İsrail’de o zaman kahrolacak…

YORUM YAZ

  • Mihrimah Mihrimah 3 ay önce
    Türkiyenin gündeminde takımların şampiyonlukları , Survivor, bi de günlerdir bitmeyen çorumdaki mezarlıkta ağlayan kız var.. sabah akşam mezarlıkta gece ağlayan kız kim bu konuşuldu..sonuc mu? kız bulunmuş ve ruhsal bir tedavi ihtiyacı olduğu tespit edilmiş. Peki nerdeyse tüm halkın mezarlığa akin etmesi mezar basında gece ağlayan kızı efsanelestirmeleri ve tüm turkiyenin bunu konuşuyor olması çok mu normal! Hee biz cok normaliz ama mezar basında ağlamak nedense tedavilik öylemi! Gündemde nice mühim meseleler varken çok güzel oyalaniyorsun halkım! Gerçek hastalar gün boyu tv karşısında uyuşan bağımlılar..
  • ferhatferhat3 ay önce
    Bir de İslamda yahudi ve Hristiyan düşmanlığı yok diyorlar...
  • birkaç iyi adambirkaç iyi adam3 ay önce
    evet haklısınız bize osmanlının o muhteşem yüzyılını övenler ihtişamı yalnızca kanuni Süleyman zannediyor.değerler ve değerli insanlar popülerlik karşısında hiç ediliyor
  • bilge_biribilge_biri3 ay önce
    kahrolsun israil demekle kahrolmay israil.