Bedensel açlık, duygusal tokluk
Ramazan ayı, kendine özgü manevi zenginlikleri ile hayatımıza muhabbeti ile bir kez daha girdi. Hücrelerimizin açlığına rağmen duygularımızı doyurmasından olsa gerek yüzler gülüyor. Kibir, haset, cimrilik gibi duygusal zaafların esaretinden kurtulma imkanı ile duygusal tokluğun hazzını yaşayabiliyoruz.
Oruç, bedenimizi temizlerken aynı zamanda psikolojik yapımızı da dengeliyor. Açlık duygusunu tattırıp aç milyarları hatırlatırken, yeme hazzını daha zevkli hale getirerek yaşamak için yeme ve içmenin önemine anlam katıyor.
Ben oruçluyum diyen duygu kontrolü ile ay boyu toplumsal olaylarda azalmalara, cinayetlerin, sapkınlıkların istatiksel düşmelerine sebep oluyor.
Kanaat etme, her şartta ölçülü hareket, fabrika ayarlarına dönme fırsatını bugünler sayesinde herhangi bir bedel ödemeden kazanmak mümkün. Öfke, şiddet, doyumsuzluk, kaygı gibi beden ve ruh sağlığımızın amansız düşmanlarının da panzehirinin bugünler olduğunu unutmayalım.
Oruç, Rabbimizin emri olduğu için tutulmalı. Ancak hikmetlerini, bize kazandırdıklarını, yıl boyunca beden ve ruh sağlığımıza karşı yaptığımız hataların telafisine fırsat günleri bilinci içerisinde değerlendirmemiz kendi menfaatimize. Ramazan ikliminde yaşadığımız güzellikleri olumlu duyguları paylaşarak çoğaltmanın hazzını tatmak da bugünlerde mümkün.
Bedenimizin, gıdasız susuz yaşayabiliyor gerçeğini bugünler sayesinde öğreniyoruz. Açlığın susuzluğun insanı öldürmediğini, kötü huyların ise ruhlardan başlayarak ölmeden ölüm sebebi olduğunu yine bugünler sayesinde anlıyoruz.
Muhabbeti ile gündüzümüze, gecemize, ibadetimize, çalışmamıza zevk katan bugünleri iyi değerlendirenlere ne mutlu.
Bir haftası geçti bile. Hastalıklar, günlerin uzun olmasını veya açlığa dayanamama gibi bahanelerle sayılı günlerin rahmet pınarından yararlanmamak aklı selim için zül olsa gerek.
Mükafatını ben vereceğim diyor Rabbimiz.
Bu garantiye rağmen rahmet mağfiret ve cehennemden azat günlerini, gaflet ve dalalet içerisinde geçiriyor olmayı neye bağlamak gerekir acaba?
O, bize hiç muhtaç değil. Biz ise O’na her yönden muhtacız. Aldığımız her nefesin şükrü olmalı. Yediğimiz her gıdanın teşekkürü olmalı.
Çıkardığımız her türlü cürufun hikmetine vakıf olunmalı. Zaaflı yaratılmış insanın ortak paydasındaki zayıflığa özel vurgu yapan Kur’an ayetleri açık ve anlaşılır.
İnsan oğlu hüsrandadır. Akleden, sabreden ve hakkı doğruyu tavsiye edenler hariç.
Değerli dostlar eğer hakkı ve sabrı tavsiye edemiyorsak gerçek kaybedenler oluyoruz. Dünyalık şeylerimizi kaybettiğimizde gösterdiğimiz tepkilerimizi bir hatırlayalım.
Sağlığımızı, paramızı, malımızı, mülkümüzü ya da evlat ve iyalimizi. Hatta mevki ve makamlarımızı. Hangisini baz alırsak alalım. Kaybetmek fiili gerçekten ruh ve beden dünyamızda yapabildiği hasarları bir düşünelim.
Bu kadar zayıf ve bir o kadar da aciz olmamıza ve O’na muhtaçlığımızın karşılığında vaad edilen rahmet ve mağfiretin pik yaptığı bugünleri değerlendirememek nasıl bir duygu doğrusu merak ediyorum..
Karşılığını sadece O’ndan bekleyerek tutmamız gereken oruç için bin bir bahane üretmek, verilen bu kadar nimete karşılık basit bahanelere sığınmayı kendimize yakıştırmamalıyız. Yaşadığımız beldelere oruç gelmiş mi? Gelmemiş mi?
Basit hastalıklar bile oruç tutmamak için bahane edilebiliyor. Meslektaşlarımızın bir kısmı da bugünlerde fetva verme hususunda oldukça cömert davranabiliyor.
“Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz” hadisi nerede ise yok hükmünde.
Nefsi emmare bugünlerde kılavuzumuz olmasın. Şeytanın hileleri bizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Yol yakınken ve fırsat hâlâ elimizde iken kıralım zincirleri.
Bir sonraki ramazana çıkma garantimiz yok.
Gün bugün. Dem bu dem.
Bu haftalık da bu kadar. Kalın sağlıcakla.







