Yemen’de sivil halk mağdur ediliyor
Yemen’de uzun süredir kırılgan da olsa korunan görece sükûnet, Husilerin Kızıldeniz’in güney kapısı Babu’l-Mendeb Boğazı’nı kontrol altına almak için harekete geçmesiyle yeniden bozuldu. Sanıyorum Husi örgütünün böyle bir operasyon başlatmasında, Hürmüz Boğazı’nda geçiş güvenliğinin bozulmasından sonra Babu’l-Mendeb’de de kontrolün kendi ellerine geçmesi durumunda özellikle deniz trafiğini kontrol altına almanın sağlayacağı avantajlarla ilgili beklentisiydi.
Temmuz ayından bu yana yeniden tırmanan çatışmalar, sahadaki kontrol haritasını belirgin şekilde değiştirdi. Husiler 3 Eylül’de Babu’l-Mendeb’in kontrolü için kıyı bölgelerinde genel saldırı başlattı. Hudeyde vilayetinin tamamını kontrol altına alan örgüt, Taiz’in batısına ilerleyerek Muha gibi kıyı kentlerini ve boğaza erişim sağlayan hatları ele geçirdi. Ardından Haniş Takımadaları, Meyyun Adası ve Zubab da Husilerin eline geçti. Buraların kontrol altına alınması, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12’sinin geçtiği boğazın Yemen kıyısını Husilerin denetimine soktu.
Boğazın Husilerin kontrolünde kalmasını kabul etmeyen Suudi Arabistan ve Aden merkezli resmi hükümet kısa sürede karşı atağa geçti. Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, başkent Sana dahil Husilerin elindeki tüm toprakları geri almayı hedefleyen “Yemen Şafağı” harekâtını ilan etti. Koalisyon sözcüsü Turki el-Maliki, hükümet güçlerine 100 savaş uçağının destek verdiğini ve boğaz üzerinde hava koruması sağlandığını açıkladı. Hükümet cephesi, Vatan Kalkanı Güçleri ile Amalika Tugayları’nın Zubab ilçesini ve boğaz çevresindeki stratejik mevzileri geri aldığını duyurdu. Ancak sahadaki tablo tartışmalı: Boğazın tamamen ele geçirildiği yönündeki ilk açıklamaların ardından Meyyun Adası ve boğazın Husi kontrolünde kaldığı bildirildi.
Kıyıda geri adım atmak zorunda kalan Husiler bu kez yüzünü Taiz’e çevirdi. Yorumcuların değerlendirmesine göre amaç, boğazı güvence altına almak, oraya uzanan hatları kesmek ve koalisyonun karşı harekâtlarını zorlaştırmak. Husiler 4 Ekim’de Turbah kasabasını alarak Taiz kentini hükümet kontrolündeki diğer bölgelere bağlayan son ana yolu kesti. Böylece Yemen’in üçüncü büyük kenti fiilen kuşatmaya alındı.
Kuşatmanın uzaması Taiz’deki sivil halkı ağır bir tabloyla karşı karşıya bıraktı. Hükümet, Husilerin temel ihtiyaç malzemelerinin girişini engellediğini belirterek kentte sağlık ve insani alanda bir felaketin kapıda olduğu uyarısında bulundu. BM de Ekim raporunda durumu “yıkıcı” olarak niteledi ve gıda fiyatlarındaki artışa, malzeme kıtlığına dikkat çekti. Yerel bir yetkili, mevcut kuşatmanın 2015’tekinden daha kapsamlı ve etkisinin daha ağır olduğunu söylüyor. Hastaneler çökmenin eşiğinde.
Aden’e bağlı güçler Taiz’in düşmesini önlemek için cepheyi genişletti. Taiz’in batısındaki dağlık el-Vaziiye ilçesine yönelik bir operasyon başlatıldı; Husiler ise saldırıyı püskürttüklerini öne sürdü. 15 Ekim’de Sabir el-Mavadim ilçesinde ve Taiz kentinin çevresinde çatışmalar şiddetlendi.
Kuşatma, bombardıman ve kesilen yollar; savaşın hiçbir tarafında yer almayan, yalnızca hayatta kalmaya çalışan insanları vuruyor. Babu’l-Mendeb’in kontrolü küresel ticaret açısından ne kadar kritik olursa olsun, Taiz’de yaşananlar bu jeopolitik hesaplaşmanın asıl faturasının yine Yemen halkına kesildiğini gösteriyor.
Yemen’de suların yeniden ısıtılması ve kritik hesaplar üzerinden yeni operasyonlar gerçekleştirilmesi ABD’nin ve siyonist işgal rejiminin işine yaramıştır. ABD Yemen’deki gerginlikten başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerini Körfez savaşının içine çekmek için yararlanmak istiyor.
Körfez ülkelerinin ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşlarına karışmaktan kaçınmaları İran’ın lehinedir. Eğer bu ülkeleri savaşın içine çekme oyunu tutarsa aleyhine olur. O yüzden Babu’l-Mendeb’i kontrol altına alma hevesiyle Arap ülkelerini savaşın içine çekebilecek bir zemin oluşturulması çok hatalı bir hesaptır. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaya neden olabilir.







