Husi-Suud çatışmalarının neresindeyiz?
Bilindiği üzere son günlerde bir yandan Azerbaycan’ın başörtüsü yasağını gittikçe katılaştırması sebebiyle tepkilerin de genişlemesinden kaynaklanan gelişmeler; bir yandan da Yemen’in resmi başkenti Sana’da kontrolü ele geçirip ayrı bir yönetim oluşturmuş olan Husi hareketiyle, Aden’i merkez olarak kullanan, uluslararası alanda Yemen’in resmi hükümeti olarak tanınan aynı zamanda Suud yönetimi tarafından desteklenen hükümet güçleri ve Suudi Arabistan arasındaki çatışmaların şiddetinin artmasından kaynaklanan hadiseler gündemi büyük ölçüde meşgul ediyor.
Azerbaycan’daki başörtüsü yasağının, Türkiye’de daha önce denenmiş ve sadece halk için değil siyasi iktidarı ellerinde bulunduranlar için de olumsuz sonuçlar doğurduğu kesin bir şekilde tecrübe edilmiş bir uygulama olduğunu bu ayın başında yayınlanan bir yazımızda dile getirmiştik. Sonrasında bu konuyla ilgili muhtelif yazılar yazıldı ve açıklamalar yapıldı. Ama Azerbaycan yönetimi şimdilik yapılan nasihatleri dikkate almadan kendini çok yanlış bir hedefe kilitlemiş görünüyor. Duvara toslayıncaya kadar da o hedefe doğru ilerlemekte ısrarlı.
Temennimiz yanlış istikamette ilerlediğini erken fark etmesi ve hatasından dönmesi.
Bugünkü yazımızda ağırlıklı olarak Yemen’in içinde ve Suudi Arabistan ile Husi hareketi arasında yaşanan çatışmalar üzerinde durmak istiyoruz.
En başta şunu belirtelim ki bu savaş, yıllardan beri devam eden ve ülkeyi ciddi şekilde yıpratan, zaten yoksul olan halkını daha da yoksullaştıran bir çıkar ve egemenlik kavgasının devamıdır. Şimdiye kadar herhangi bir tarafın kesin galibiyetiyle son bulmayan bu savaşın yakın zamanda yine taraflardan birinin kesin galibiyetiyle bitmesi mümkün görünmemektedir. Savaşın devam etmesi ise hem çatışan tarafların hem de tüm bölgenin ve genelde İslam âleminin aleyhinedir. Bu itibarla savaşın sürmesi bir çözümsüzlüktür. Çözüm ise bazı olumsuzlukları göze alma pahasına da olsa savaşı bitirmektir. En kötü çözüm çözümsüzlükten iyidir sözünde ifade edildiği gibi burada da ne pahasına olursa olsun savaşın bitirilmesi sürdürülmesinden iyidir.
İkinci olarak: Bu savaşın devam etmesi, Müslüman halkların çıkarlarına zarar verirken İslam coğrafyasıyla ilgili kirli oyunları olan küresel emperyalizmin, ABD’nin ve siyonist işgal rejiminin yararınadır. Bu yüzdendir ki onlar savaşın kızışmasına sebep olabilecek unsurları devreye sokmak için ellerindeki bütün araçlardan yararlanmışlardır.
Üçüncü olarak: Bizim gerek siyasi gerekse fikri olarak bu savaşın herhangi bir tarafında durmamız gerekmiyor. Evet, saldıranların saldırılarına, savaşı daha kızıştırmada işe yarayacak adımlar atanların bu çıkışlarına karşı çıkabiliriz. Ama savaş kimsenin yararına olmadığı gibi savaşan tarafların hiçbiri kusursuz değildir. Bir tarafın küresel güçlerle işbirliğini diğer tarafın haklı çıkarılması için gerekçe olarak kullananların, diğer tarafın da küresel güçlerin çok sinsi oyunlarına alet olabilecek ve gerçekte bütün tarafların zararına olan savaşın kızışmasına yol açan ataklarla aslında oyuna getirildiğini de dikkatten uzak tutmamaları gerekir. Dolayısıyla bu savaşta bizim durmamız gereken yer, savaşın ve sorunun bir parçası ve unsuru olacak şekilde herhangi bir tarafa karşı olmak değil doğrudan savaşa karşı olmak, herhangi bir tarafın yanında durmak değil savaşı etkisizleştirme ve ateşini söndürme konusunda bütün imkan ve araçları kullanabilecek şekilde doğrudan barış ve sükûnetin, çözüm arayışının yanında durmaktır.
Ama savaşa karşı olmak tabii ki savaşın ateşinin daha da alevlenmesine yol açan yani yangına benzin dökmek anlamına gelen saldırılara karşı olmayı da gerektirir.
Bu savaşta, mevcut şartlarda arkasındaki güce güvenerek yangının büyümesine yol açabilecek nitelikte tehlikeli adımlar atan ve savaştan kesin galibiyetle çıkacağını zanneden taraf yanılgıdadır.
Bazı dolaylı gerekçeler oluşturarak bu savaşın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın karalanması için malzeme yapılması da isabetli değildir.







