--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

MUALLİMİN MESULİYETLERİ (3)

Ahmet Tâlib Çelen
Ahmet Tâlib Çelen
0

3. Muallimlik sevgi işidir, ruh sevgisidir. Ruhun ulvî olan isteklerine nefsinden her şeyi feda eden sevginin ferdi ulaştırdığı örnek insan mertebesidir. İdeale istediğimiz kadar, hattâ bizden istenildiği kadar örnek olmak mecburiyetindeyiz. Muallim halk gibi, her yaşayan gibi yaşayamaz. Herkesin sevinip güldükleri gibi sevinip gülmemize “bizim bildiklerimiz” mânidir. Peygamberimizin bunu pek güzel anlatan bir sözü var: “Eğer bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız ve zevklerinizi yapamazdınız.”

Ve bu hale ancak sevgi yolu ile ulaşılıyor. Nefsin arzularından geçme hali, aşkın meyvesidir. Ebu Hanife, bir gün Bağdat’ta bir dostiyle beraber dolaşırken, yanlarından geçen gençler birbirlerine, “Bu adamı görüyor musun? Yatağını toplamış, geceleri uyumuyormuş. Hep ibadet ediyormuş” diye söyleşirler. Bunu dinleyen Ebu Hanife yanındaki dostuna, “İşitiyorsun ya, halk benim hakkımda nasıl düşünüyor. Söyledikleri varid değil. Ama madem ki beni öyle biliyorlar, bundan sonra uyumayıp bütün gece ibadet bana vâcip oldu” diyor ve o günden itibaren yatağını topluyor. Sabahlanan namaz ve ibadetler arasındaki fasılalarda oturduğu yerde uyumakla yetiniyor.

4. Muallim, hepimizin her an muhtaç olduğu doktordur. İman ve anlayış vasıtaları ile bizi tedavi eder. Ruhlarımıza sunar ve hakikat âleminden haberler verir. Tehdit ve dayakla öğretmek, muallimin işi olmadığı gibi iç güdülerimize serbestçe alacağı istikametleri göstermek de muallimin vazifesi değildir.

Birincisi düşmanın, ikincisi dalkavukla hokkabazın işidir.


Muallim, insan olan varlığımızı alır, ona sonsuzluk dünyası olan ruhî hayat istasyonlarında yol alacak kudretin ve değerlerin aşısını yapar. Hayat, var olanı olduğu gibi tanıtmaya kabiliyetlidir. Muallim var olması lâzım geleni öğretir. Realitenin üstadı bizzat kendisidir, idealin üstadı ise muallimdir. Sanatkârın ve bahusus edebî sanat sahiplerinin bu muallim rolünü yaptıklarını unutmamak lâzımdır. Peygamberlerse, en büyük ruh doktorları idiler; bütün insanlığın ruhunu kurtardılar. Sokrat da bir büyük doktordu. Tarikat mürşidlerinin ve velîlerin insanlık içindeki rolü, bundan başka bir şey değildir.

Ruhumuza aşılar yapan doktor olarak muallim, ruh dünyamızın hem duygu, hem bilgi, hem de irade bölgelerinde tedavisini ve aşılarını yapmaya mecburdur. Şayet bunlardan bir kısmı ihmal edilirse ruhî yapı buhran içinde kalır, sayıklar ve kendine gelemez. Duygular sahasında eğitim en küçük yaşta başlayacaktır. Kalbe yapılan ilk aşı, merhamet aşısıdır. Sonra, hemcinsini sevmek ve sevdiği için aldatmamak, ihmal etmemek aşıları yapılır, cemaat sevgisi verilir. Böylece aşkın terbiyesinden sonra ferdin şahsiyeti işlenir. Her hareketinde kendinin olma, kendi kendine bağlı kalma aşıları verilir. Arkasından mesuliyet duygusu gelir ve fert bu köprü vasıtasiyle hareketlerin âlemine aktarılır.


Ancak, bütün bir çocukluk çağında merhametle sık sık yanmasını denemiş, toplumu sevmeye alışmış çocuğun ilk gençlik terbiyesinde heveslerden kaçıp kendi şahsiyetini aramış, aşkın hürmetkârı ve sabırlı şakirdi olmuş, mesuliyetleri bağrına basmağa hazır, hilkatin en güzel ve şayanı hayret eseri insan dediğimiz varlık haline gelmesi, terbiyenin tabiî ve zarurî merhalelerinden geçildiğini gösterir ve ancak böyle bir hissî hazırlıkla beraber ve daima onu takip ederek fikrî ve zekâî aşılar yapmanın bir değeri olabilir. Yoksa duygusal hazırlıkları yapılmayan zavallı mâsum ruhlara, âlemin bilgilerini doldurmak, onu harap etmekten başka bir şeye yaramaz. Bu hal, ruhu tabiata esir etmek gibi bir zulümdür. Kendinden aşağı bir nizâma esir olmanın fecaati ise, hiçbir esarette bulunmaz. Bir insanın bir hayvana, bir âlimin bir cahile, bir velînin bir şerire esir olduğunu düşününüz. İşte bugünkü ilk öğretim sistemi ve bütün tahsil, tamamen bu fecaatin tablosunu ortaya koymaktadır. Duyguları hiç yoğrulmaya muhtaç değilmiş gibi çocuğa tabiat eşyası tanıtılıyor. Kültür dersleri, farazâ tarih ve coğrafya bile, eşya dersleri gibi okutuluyor. Ve çocuk, bütün his ve ruh gıdasından mahrum kalınca sapıklıklara düşüyor: Zâlim oluyor, menfaat makinesi haline geliyor, feragat nedir bilmiyor, kendine yaklaşamıyor.

Bu sahada, en büyük boşluğu dolduracak olan din dersleri kabul edildi. Lâkin maalesef, bu sahanın adamları masalcılık, mitoloji ve meddahlıktan başka bir şey yapamadılar. Hâlâ bu boşlukla ürpermekteyiz. Mekteplerimizin büyük ruhlu genç kız nesli yetiştirmesi buna bağlıdır ve aile buhranlarımızın temelinde pusu kuran illet de aynı illettir.

Muallimin vermesi gerekli bilgiler, ruhî yapının ulaştığı devrede muhtaç olduğu bilgiler; ruhî yapıyı işleyerek ona aşı olacak bilgilerdir, onu olduğu yerden bir adım daha ileri götürebilecek bilgilerdir. Yığın halinde dimağa istif edilen bilgilerle onu harekete sürüklemeyen bilgilerin faydası yok, zararı çoktur.

(…)

(Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Dâvası, Dergâh Yayınları, 2016, İstanbul, s. 76-78)

NOT: Kitabın imlâ ve noktalaması muhâfaza edilmiştir. Vurgular bize âittir.

 

Ahmet Tâlib Çelen Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle