Muallimin mesuliyetleri (1)
Eğitim sisteminin en mühim unsûrunun öğretmen olduğuna dâir birçok yazı yazdık. Öğretmen kadrosunun millîleştirilmesini eğitim hayâtımızın en temel, en mühim işi olarak gördük. Öğretmen kadrosu millîleştirilmeden yapılacak bütün iyileştirme çabalarının gayr-i millî ve İslâm düşmanı kadro tarafından boşa çıkarıldığını ve bundan sonra da boşa çıkaracaklarını söyledik. Hep böyle olmadı mı? Bu yüzden öğretmen kadrolarının seçiminde “îman ve ahlâkın baraj şart olması gerektiğini” ifâde ettik.
Yeni eğitim-öğretim yılı başlarken Nurettin Topçu merhûmun “Türkiye’nin Maarif Dâvası” adlı eserinden “Muallimin Mes’ûliyetleri” başlıklı bölümü milletimizle paylaşmak isterim. (Bu yazı Topçu’nun 30 Aralık 1959’da Kuzey Kafkas Türk Kültür ve Yardım Derneği’nde verdiği konferanstır.)
*
Âdemoğlunu, beşikten alarak mezara kadar götürüp teslim eden, dünyanın en büyük mesuliyetine sahip insan muallimdir.
Kaderimizin hakikatinin işleyicisi, karakterimizin yapıcısı, kalbimizin çevrildiği her yönde kurucusu odur. Fertler gibi, nesiller de onun eseridir. Farkında olsun olmasın, her ferdin şahsî tarihinde muallimin izleri bulunur. Devletleri ve medeniyetleri yapan da, yıkan da muallimlerdir. Muallime değer verildiği, muallimin hörmet gördüğü ülkede insanlar mesut ve faziletlidir. Muallimin alçaltıldığı, mesleğinin hor görüldüğü milletler düşmüştür, alçalmıştır ve şüphe yok ki bedbahttır. «Babam beni gökten yere indirdi. Hocam beni yerden göğe yükseltti» diyen İskender, muallimi anlamıştır. Muallim, sade zekâların değil, beşaretlerimizin, ibadetlerimizin müjdecisidir.
Medeniyetler muallimle kuruldu. Çin dünyasının kurucuları hakîmlerdi. Mezopotamya medeniyetinin ilk sahipleri pateslerdi. Büyük Yunan medeniyeti; meydanlarla pazarlarda gençlere muallimlik yapan feylesofların eseri olmuştur. İslâm, medreselerin çatısı altında üç kıtayı istila etti. Rönesans, üstadların yükseltildiği devirdir. Alman birliğinin kuruluşunda muallimin ön planda rolü olduğunu biliyoruz. İstiklâl harbimizde, cepheye sırtında gülle taşıyan köylü kadın kadar, istilânın acısını damarlara aşılayan muallimin rolü olmuştur.
*
Muallimi, her devirde, o devrin ruh ve idealinin hüviyetine bürünmüş görüyoruz. Devirlerin idealizmini yaşatan muallimdir.
İlk çağda muallim, hakîm, yani hikmet adamı idi. Ortaçağda muallimlik rolü, zâhidlerin, din adamlarının eline geçti. Halkı yetiştiren, ruhlara istikamet veren onlardı. Rönesanstan sonra, muallimi: zekâyı, tabiat hâdiselerinin arkasından ve onların ışığında ilerleten lâboratuvarlarla atölyelerde buluyoruz. XIX. asırda ise, teknikle tecrübenin üstadı olan bu muallimle yan yana ve ona rakip olarak romantik aşkın telkincisi muallimi görmekteyiz.
Doğu’da, İslâm âleminde iki büyük muallim simasi göze çarpar: Medresenin hâkimi skolastik üstadlar ve tarikatların mürşidleri şeyhler.
(…)
Milletimiz, hangi muallim tiplerini tanıdı?
Milletimizin ruhî temelleri olan İslâm’da, Peygamber ilk muallimdi. Oğreten o, inandıran o, yürüten o idi. Devlet ve mektep işlerini birleştirmiş, devleti mektep haline getirmişti. Sonraki devirlerde bu ikisi ayrılmakla beraber, birbirlerine sımsıkı teması muhafaza ettiler ve devlet adamı, muallimin emrinde bulunduğu müddetçe cemaat ikbâl halinde yaşadı. Muallim, devlet adamının bendesi olduğu zaman, cemaat bozuldu, felâketler baş gösterdi.
Kur’ân’la Hadis’in ebedî muallimliğinde, bunları yükseltmekten başka emelleri olmayan Ömer›lerin devrinde İslâm âlemi en mesut devirlerini yaşadı. İmam-ı Azam gibi muallimleri kırbaçlayarak zindanlarda öldüren ve ilmin üstünde korkunç bir devlet tahakkümü yaşatan Abbasîler, eğer Osmanoğulları tarih sahnesine çıkmasaydı, ahlâkın ve ilmin hâmisi olan İslâm medeniyetine son vereceklerdi.
Anadolu’ya istilâlarla yerleşen Oğuzlar, başlarında Nizamül-mülk gibi bir muallim buldular. Gerçekten bir büyük muallim olan bu vezir, bu istilânın ruh ve mânasını, ahlâkını ve devamının şartlarını nesillere telkin edecek muallimleri, Bağdat’da açtığı Nizamiye Medresesi›nde topladı. Daha sonra bu devlet binasının çatısını kuran Osmanlılar, muallimi baştacı yaparak yükselmesini bildiler. Padişahlar, şehzadelerini muallime emanet eder ve onların ruh yapılarını her bakımdan hocalarına teslim ederlerdi.
Orhan’ı yetiştiren, Fâtih’i cihanda hârika bir mânevî olgunluğa sahip kılan muallimlerdir. İkinci Murad, mürşidine teslim olmuş bir zâhid, Yavuz yalnız âlimin önünde eğilmesini bilen, ilimde ilâhî emri duymuş, muallimin mesuliyetlerine hürmeti bilmiş, kılıcının olduğu kadar ruh dünyasının da bir kahramanı idi. Dünyaya söz geçiren hükümdar, yalnız müftüsüne itaat ediyordu. Alimin atının ayağından sıçrayan çamurun bile şeref olduğunu kabul ediyordu.
Bizim bütün tarihimiz, muallimin yükseltildiği devirlerde şan ve şerefle medeniyet ve ahlâkın zirvelerine tırmanmış, muallimin alçaltıldığı devirlerde ise uçurumlara yuvarlanmıştır. Muallimin alçaltılması, onun devlet emrinde bir bende haline getirilmesiyle başlar. XVII. asırdan beri, şeyhülislâmların birçoğu, devlet siyasetinin telkiniyle fetvalarını vermeğe başladılar. Gaye, hükümdara yaranmak, vasıta ise ilim ve şeriat oldu. Zamanla, medrese istiklâlini kaybederek, tamamiyle devletin eline geçti. Müderrisler, devlete ait menfaatlerin simsarı oldular. Devlet siyasetini güdenler bu mevkilere getirildi. Sonra da daha beşikte iken ulema denen sabilerin başına sarık sarıldı. Nihayet sonuncusu, muallimliğin meslek halinden çıkarılması oldu.
(…)
(Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Dâvası, Dergâh Yayınları, 2016, İstanbul, s. 71-74)
NOT: Kitabın imlâ ve noktalaması muhâfaza edilmiştir.







