Kendimiz hakkında bilmediğimiz şeyler
Kendimiz hakkında bilmediğimiz şeyler
AHMET CAN KARAHASANOĞLU
Bir alıntı Alman sinemacı Werner Herzog:
“İnsanın durmadan kendi içine bakmasına, kendisini didikleyip aynı şeylerin etrafında dönüp durmasına karşı içimde derin bir tiksinti var. Bir psikanalistin karşısına oturmaktansa ölmeyi yeğlerim. Çünkü bana göre orada yapılan şey, daha en başından yanlıştır.
Bir evin her köşesine güçlü bir ışık tutarsanız, o ev sonunda yaşanabilir bir yer olmaktan çıkar. Ruh da böyledir. Onu, bütün gölgeleriyle, karanlıklarıyla, içinde sakladığı her şeyle bütünüyle aydınlatırsanız, insan da artık ‘yaşanabilir’ olmaktan çıkar.
Psikanalizin, başka pek çok yanlışla birlikte, 20. yüzyılı böylesine kötü hâle getiren şeylerden biri olduğuna inanıyorum. Bana kalırsa 20. yüzyıl, başından sonuna kadar bütünüyle bir hataydı.”
Herzog, deşifre olmuş bir zihnin rahatlamasının mümkün olmadığını, aksine daha ciddi bir travmaya yol açabileceğini söylüyor. İnsan kendini anlatırken “öteki”nin gözünde kendini görüyor. Öteki cehennem midir? Öteki egomuzun neresine dokunuyor? Öncelikle yanıtlanması gereken, insan neden kendi kendine yetemiyor? Dışarıdan bir gözlemci gibi kendini izleyerek düzeltmesi mümkün mü?
İnsan, kendini çevresi tarafından nasıl konumlandırıyorsa, hayatı da o yönde akmaya başlar. Aslında olmadığı birine dönüşür günden güne. Sonra “ben neden böyleyim” der. Aslında olmadığı, ona giydirilen bir “ben”le mücadele etmeye çalışır. Kendini anlama gayretindeki kişi, bir noktadan sonra o anlamdan öyle kopuyor ki, yaşadıkları bir tür belirsizliğe dönüşüyor.
Bu yüzden çevre seçimi çok önemlidir. Biri size “içine kapanıksın”, “başarısızsın”, “çok agresifsin”, “çok zekisin” dediğinde, bu sizin gerçekten de davranış biçiminizi değiştirir. Her insan etkilenir, ama bazı insanlar yönlendirilmeye daha müsaittir. İstihbarat ajanları özellikle bu yönde insanlardan istifade ederler.
90’lı yıllardı. İnsanlar başkalarının kendileri hakkında ne düşündüğünü sınırlı ölçüde biliyordu. Çünkü sosyal medya yoktu. Şimdi bu öyle bir hâl aldı ki, insanlar tuvaletlerini bile paylaşır oldular. Seyirci için inşaa edilen bir hayat gerçekten sizin hayatınız olabilir mi?
İşte sosyal medya elimizden kendi hayatımızı kurgulayabilme yetisini aldı. Seyirci tarafından dizayn edilen bir hayatın yan ürünleriyiz. Tabii ki bizim seyircimiz de başka birinin seyircisi…
Artık kimse kitap okumak istemiyor. İnsanlar hızlandırılmış hayata öyle alıştı ki, kitap okuyanlar adeta uzaydan gelmiş gibi görülüyor. Biz bu çağın son temsilcileri olarak hüzünle izliyoruz gidişatı.
Aslında kendini anlatmak da bir tür hikâye kurmaya benziyor. Anlatan kişi, bir süre sonra o hikâyenin içinde yaşamaya başlıyor.
“Güçlü olmak zorundayım, terk edildim, yalnızım.” İşte bu sözler ilk başlarda sadece görünme isteği ve toplumdaki röntgenciliği tatmin gayesiyle yapılıyor. Tatmin olmanın en kötü sonucu, asla o tatminle yetinememektir. Her tatmin bir duraktır ve siz o durağa ulaştığınızda, tatmin bir sonraki durağa doğru uzaklaşır.
Bir de moda olan bir tuhaflık var: Her başarısızlık, her düşüş, her kaybedişi geçmiş aile travmasına(!) bağlama müptezelliği. Bu resmen gerçeklerden kaçmak için uydurulmuş bir psikiyatri balonudur. Artık bu balonu patlatmanın vakti geldi. Geçmişteki olay şöyle oldu diyerek bu günü değiştiremeyeceğimize inanmak zorundayız.
Ne geçmiş bir daha gelecek, ne de geleceğe müdahale edebileceğiz. Yaşadığımız ânın içinde bir o yana, bir bu yana, sarkaç misali gidip geleceğiz. Bu yüzden başta alıntıladığım Herzog’un “her köşeyi aydınlatırsanız ev yaşanmaz hâle gelir” sözü çok kıymetli. Belki de bu kadar yoğun bir şekilde travmaları düzeltme gayreti ciddi bir travmadır. Bir duygudan kurtulmak için onu serbest bırakmayı öğrenmeliyiz. Onu tutarsak derine kazınır, bırakmak istersek zihnimizi meşgul eder. Oysa onun varlığıyla yaşamaya devam etmek sanırım daha mantıklı.
Bu lanet olası modern ıvır zıvırlar, can sıkıcı derecede alternatifler üretiyor. Evet, cep telefonlarını kastediyorum. Cebinizdeki derin hazzın kaynağı ve sizi yalnız bırakmamak için icat edilmiş boşluğun çölü. Deniz suyu gibi, ne kadar içerseniz o kadar susuyorsunuz. Her şeyi bilmeniz gerekiyormuş gibi size sürekli alternatif bakış açıları sunuyor.
İnsanı insan yapan aslında kendi hakkında bilmediği şeylerdir. Bir muammayız ve bu muammanın ne olduğunu ölmeden anlayamayacağız. Belki birtakım dünyevi ihtiyaçlardan elini eteğini çekmiş olanlar anlıyorlar. Ama normal insanlar için bu muammayı çözmek çok zor.
Özetlemek gerekirse, insanın en büyük özgürlüğü kendisi hakkında bir hükme varmaktan vazgeçebilmesidir. ‘Ben şuyum’ veya ‘ben buyum’ diyerek kendimize sınır çizmekten öteye geçemeyiz, vesselam…