Hayatın gerçek anlamı nedir? Dünyadaki insan sayısı kadar farklı cevap!
Hayatın gerçek anlamı nedir? Dünyadaki insan sayısı kadar farklı cevap!
AHMET CAN KARAHASANOĞLU
İnsanın doğuştan itibaren birtakım görünmez sorumlulukları vardır. Bir isim koyulur. Bir karakter inşası başlar. Ailesinin yönlendirmeleriyle bir bakış açısı edinir. Sonradan bunu değiştirecektir. Toplumun biçimlendirmesiyle, okulun, zamanın her türlü etkinin bir bütünü haline gelir insan. Bu bütünün bir anlamı yoktur. Sadece yaşayabilmek için ihtiyaç duyduğu soyut kelimeleri anladığını vehmederek hayatına adapte eder. Din, vatan, para, siyaset, aşk, mutluluk, mutsuzluk…
Tüm bu kavramlar her insanın dünyaya bakış açısına göre şekillenir. Herkesin bahse konu kavramlara aynı anlamı yüklediğini düşünürüz, oysa dünyadaki insan sayısı kadar farklıdır anlamları.
Anlam değiştikçe çocukluktan erişkinliğe doğru bir gelişim de başlar. Sonra yetişkinlik ve nihayetinde yaşlılık. Ve her evrede de değişir insanların soyut ifadelere verdiği anlam.
Çocuklukta hayatı sonsuz sanırız. Çünkü deneyim henüz oluşmamıştır, her yeni görüntü ve ilişki zamanı genleştirir. Yaşlandıkça hızlanan aslında zaman değil, bizim görme biçimimizin doygunluğa ulaşmasıdır.
Göz ne kadar çok aşina olursa zaman algısı o kadar hızlanmaya başlar. Çünkü rutin detayları görmeyi engeller. Her detay daha önce görülmüştür. Çocuklukta ise görülen detay şaşkınlık verici bir boyuta ulaşır. Yeni sembollere yeni anlamlar yükler henüz konuşmaya başlayan bebekler.
İşte tam bu noktada tıpkı çocuklukta olduğu gibi mutluluğu hayatın doğal hali sanırız. Oysa tasavvuf ve Zen Budizm bize insanın en büyük dönüşümünün kayıplar ve acılarla başladığını öğretir.
Aydınlanmanın yolu acıyla birlikte yaşayabilmektir. Acıya yakınmayan ruhunu eğitmeyi bilir. Kadim Hindu metinlerinde insanın ağlarken büyüdüğü söylenir. Bebek de ağlar ama onun acısı daha çok anlık bir ihtiyacın giderilmesiyle sonlanır. Yetişkin bir kişinin sessiz ağlayışında yüksek bir frekans açılır.
Kayıplar çoğu zaman ilahi tecellinin kişi üzerindeki olağanüstü hal ilanıdır. Bu hali isyanla karşılayan daha da dibe gömülür. Sadece katlanan daha da katmerleşmesini durdurur. Bir de olağanüstü hal ile gelen o acıya şükreden vardır. Musibet istenmez ama ilahi tecelliden gelen musibete şükürle karşılık verildiğinde orada muazzam bir kapı açılır. Bu kapı farkındalığın, üst bilincin aydınlanmış halidir. Toplumun sahte alkışları, çevresel pohpohlamalar bu bilinci rahatsız eder.
‘Ölümü sık sık hatırlayın’ hadisini tam manasıyla kavrama halinde geçici olana bakış açımız değişir. Bitecek olana bağlanmak, sona erecek olan hayata bu kadar tutkuyla yapışmak anlamsızlaşır. Batıda ölüm, yarım kalmışlık olarak yorumlanır. Doğuda ise yeniden başlangıçtır.
Doğunun bilgeliğinde, sufi geleneğin önemi büyüktür.
Sufi gelenek günümüzün hız çağına biraz ‘Dur! Bekle! Anla! Farkında ol!’ diyerek alternatif rotalar oluşturur. İnziva bu rotanın haritası, affetmek ise (varıldıkça başka bir kapıya açılan labirentin) anahtarıdır.
‘Sığ sular gürültü çıkarır, derin sular sessizdir’ sözünün çerçevesinde bu irfanın yolunu takip etmek, yaşadığınız modern çağla başa çıkma tahtında daha mümkün görünüyor. Hayatı anlamanın yolu anlatmaktan değil, dinlemekten, sözleri azaltmaktan geçiyor.
Sözlerden arınmak, mülkiyetten arınmak, negatif insanlardan, alkışlardan arınmak…
Geriye hiçbiri kalmayacak olana değil, hikmete tabi olmak daha esaslı bir gayret gibi görünüyor.
Konuya dair bir kıssa:
Büyük mutasavvıf Şakik-i Belhi, kıtlık zamanı pazarda insanların derin bir keder içinde korkuyla feryat ettiğini görür.
Bu kalabalığın içinde efendisinin yanında gülen bir kölenin neşesi, Belhi’nin dikkatini çeker.
Şakik-i Belhi hayretle yaklaşır ve sorar:
‘Ey genç! İnsanların kıtlıktan feryat ettiği, açlıktan kırıldığı böyle bir günde bu neşenin sebebi nedir? Hiç mi hüzün duymazsın?’
Köle büyük bir teslimiyetle gülümser ve cevap verir:
‘Niye endişem olsun ki? Benim çok zengin bir efendim var. Kendisine ait özel bir çiftliği, ambarları ve binlerce koyunu var. Benim gibi bir köleyi asla aç bırakmaz, bana her zaman bakar.’
Şakik-i Belhi bu sözler üzerine sarsılır, gözleri dolar ve kendi kendine şöyle der:
‘Yazıklar olsun bana! Şu köle, fani ve aciz bir insana olan güveni sayesinde musibetin ortasında bile böyle huzurlu ve şükür içindeyken; ben mülkün asıl sahibi olan Yaratıcı’ya karşı nasıl olur da endişe taşırım?’