• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'den ‘Fon krizi’ açıklaması: Bu tezgahı kuranlar da bulunacak! Çünkü Tayyip Erdoğan bunu istiyor

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'den ‘Fon krizi’ açıklaması: Bu tezgahı kuranlar da bulunacak! Çünkü Tayyip Erdoğan bunu istiyor

Erzurum’da konuşan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, "Biz 2002 yılında iktidara gelirken sizlere dedik ki: 'Milletin parasını çalan herkesten hesap soracağız.' Bu hesabı da bugüne kadar sorduk. Bu fon soruşturmasında da yanlışı yapanlar, vesile olanlar kadar bu tezgahı kuranlar da kimse en kısa zamanda bulunup hepsinden hesap sorulacak. Çünkü Tayyip Erdoğan bunu istiyor” dedi.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, AK Parti Erzurum İl Başkanlığını ziyaretinde yaptığı konuşmada, 2002'de iktidara geldikleri andan itibaren Türkiye'de eğitim öğretim ile ilgili AK Parti iktidarları döneminde devrim niteliğinde işler yaptıklarını söyledi.

2002 bütçesinde yüksek öğretimle birlikte Türkiye'de eğitim harcamalarının 4. sırada olduğunu hatırlatan Tekin, "2002'den sonraki bütün bütçelerimizde 2003 ve takip eden bütün bütçelerde, 2027 dahil hepsinde eğitim öğretim birinci sırada yer aldı. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin toplam gelirlerinin bu 2027 bütçesi için yaklaşık yüzde 14'ü eğitime ayrılıyor. Bu gerçekten çok önemli bir gösterge" ifadesini kullandı.


MAALESEF DÜĞMESİ BOZUK BİR MUHALEFET VAR

Bakan Tekin, okul ve eğitim için yapılanlarla ilgili şunları anlattı: "Bununla 2002'den önce bir sınıfta ortalama 70-80 öğrencinin olduğu Türkiye'den, sınıflarda, okullarda bir tane bile bilgisayarın olmadığı Türkiye'den, okulların içerisinde tuvalet ihtiyacını giderecekleri yerlerin olmadığı okullardan bugün bambaşka bir yere geldik. Çocuklarımız ders kitabı satın almak için kırtasiye önlerinde kuyruk beklerken, bugün okulları açıldığında ders kitapları masaların üzerinde. Fiziki yatırım itibarıyla bu noktaya kadar geldik. Bunları biz söylüyoruz yaptıklarımız diye ama Türkiye'de maalesef yapılanları takdir etme düğmesi bozuk olan bir muhalefet var. Her bütçede bize çocuklara bir öğün yemek verin diye baskı yapıyorlar. Ben de onlara şu soruyu soruyorum. Bugün muhalefet siyasi partilerinin 2002'deki seçim beyannamelerine baktım. Hiçbirisi çocuklara yemek yardımı yapacağız dememiş. 2007'de, 2011'de, 2015'de dememişler. Niye dememişler? Çünkü o gün çocukların yemekten çok daha acil başka ihtiyaçları vardı. 70-80 kişilik sınıflarda, bilgisayarı olmayan okullarda, içinde tuvaleti olmayan okullarda ders gören çocuğa yemek vermek o zaman hiç akıllarına gelmemiş ama şimdi o ihtiyaçları giderdiğimiz için artık 20 kişilik sınıflarda eğitim aldıkları için, 660 bin sınıfımızda, yani Türkiye'deki bütün sınıflarda internet erişimi olan akıllı tahtalar olduğu için artık ne isteyebiliriz başka, ne eksik bulabiliriz?" diye konuştu.


TÜRKİYE 20 YILDA EĞİTİM DEVRİMİ GERÇEKLEŞTİRDİ

Tekin, eğitimle ilgili uluslararası raporlara değinerek, şöyle devam etti: "2002'den itibaren dünyadaki bütün ülkelerin fiziki, teknik kapasitesini ölçen uluslararası örgütler var. Bu örgütlerin raporuna bakıyoruz. 'Bu yapılan derslik ve benzeri binalar açısından Türkiye, 20 yılda bir eğitim devrimi gerçekleştirdi' diyorlar. Uluslararası OECD'nin yaptığı PISA ve TIMSS diye bildiğimiz iki ayrı sınavla ülkelerin eğitim noktasında geldikleri yeri ölçen uluslararası sınavlar var. 3 yılda bir yapılıyor. 2003'te yapıldığında biz 38 OECD yani gelişmiş 38 ülke içerisinde hiçbir alanda ilk 30'a giremiyor idik. Muhalefet bizi eleştiriyordu. 2015'ten itibaren yapılan bütün sınavlarda istikrarlı bir yükseliş sergiledik. En son 8 Eylül'de 81 ülkenin katıldığı PISA'nın sonuçları açıklandı. İlk 15'teyiz. Şimdi muhalefet ne derse desin ben ne yaptığımdan eminim."


AVRUPA’DA İLK BEŞTEYİZ

UNDP'nin raporunda, "dünyada, bütün sınıflarında internet erişimli akıllı tahta olan neredeyse tek ülke Türkiye" denildiğini aktaran Tekin, "Hem bunu yapacağız hem de akademik başarıyı yükselteceğiz. Örneklerimiz var. Ondan önce de aralık ayında Teams açıklandı, orada da Avrupa ülkeleri arasında ilk beşteyiz. Bir de diyorum ki başka bir şey daha yapacağız. Çocuklarımız milli ve manevi değerlerine bağlı olsun. Niye? Çünkü ben sokağa çıkıyorum, vatandaşla konuşuyorum. Vatandaşa, 'Ya bak eğitimde akademik başarıyı yükselttik, okul binaları yaptık. Okullara teknolojik altyapı getirdik'diyorum ama vatandaş diyor ki 'Tamam da benim çocuğum ölüsünün arkasından Fatiha okuyamıyor. Cenaze olan bir evde yan binada müzik çalıyor, cenazeyi bilmiyor, düğünü bilmiyor, İstiklal Marşı'nı bilmiyor, Atatürk'ü bilmiyor, Cumhuriyet'i bilmiyor. Bizim çocuklarımız bunu öğrenmesin mi? Bizim çocuklarımız bu değerlere bağlı yetişmesin mi? Ben bir de bunu yapmaya çalışıyorum." sözlerini sarf etti.


HIRSIZLARA SAHİP ÇIKAN BİR MUHALEFET VAR

Bakan Tekin, AK Parti'nin 12 milyondan fazla üyeye sahip olduğunu anımsatarak, şöyle devam etti: "İnsanın doğasında maalesef yanlışa meyletme var. Siyasi partilerin içerisinde de yanlış yapanlar mutlaka olur. Önemli olan yanlış yapanlardan sonra nasıl tavır aldığınızdır. Daha önce burada konuşurken Yeşil Vadi filmine atıf yapmıştım ve demiştim ki düzenbaz birinin Tosunpaşa kılığına soktuğu bir kişi kendisini genel başkan zannediyor demiştim ve uyarmıştım sen kendini genel başkan zannediyorsun ama düzenbazın teki seni aldatıyor, seni kandırıyor, sana numara yapıyor. Düzenbazlara güven olmaz. O da düzenbazlara sahip çıkıyordu. Ondan sonra yaşananlar da böyle oldu. Otel odasında havlularla yakalanan belediye başkanına sahip çıktı. Baklava kutusunda rüşvet alan belediye başkanına sahip çıktı.

Tıpkı Banker Bilo'da Şener Şen sürekli aldatıyor, kandırıyor. Ondan sonra da diyor ki 'Seni kandırdım ama hele bir sor niye?' Kandıranı ve yalan söyleyeni meşrulaştırıyordu. Maalesef Türkiye'de böyle bir muhalefetle karşı karşıyayız. Sahtekarlara, hırsızlara sahip çıkan bir muhalefetle karşı karşıyayız. Tayyip Erdoğan'la sahtekara sahip çıkan muhalefet arasındaki fark Tayyip Erdoğan dedi ki 'Babamın oğlu bile olsa hırsızlığı yapan, yanlışı yapan kimse kapının önüne koyarım, gereğini yaparım.' Biz Tayyip Erdoğan'ı bugün tanımadık. Ben 1989'dan beri tanıyorum. Tayyip Erdoğan'ın yanında hırsızlık, arsızlık, yolsuzluk yapanın yeri yoktur."


ERDOĞAN BUNUN CEZASINI DA VERECEK

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yanlışa karşı tutumunu paylaşan Tekin, şunları kaydetti: "(Fon soruşturması) Bu konuda Hazine ve Maliye Bakanlığımız, Adalet Bakanlığımız ve ilgili kurumlarımızın, Devlet Denetleme Kurulumuzun çok kapsamlı bir çalışma içerisinde olduğu ve bu konuda bu işi sadece ekranların önünde yapan kişiler değil yani sadece bize sunulan kişiler değil, asıl bu işi organize eden kişiler, bu tezgahı kuran kişiler ortaya çıkmadan, onlar cezalandırılmadan Tayyip Erdoğan sizin sürekli karşınıza çıkacak ve 'onları bulacağız, mutlaka cezalandıracağız' diyecektir. Çünkü Tayyip Erdoğan bunu istiyor.

Şu anda yaptığımız şeyde diğerleri bizi kendileri ile karıştırıyorlar. Diğerleri bizi hırsızlık yapan, insanlara kendileri sahip çıktıkları gibi bizim de sahip çıkacağımızı zannediyorlar ama ben dediğim gibi 1989'dan beri tanıdığım bir Tayyip Erdoğan var. Bugüne kadar en küçük bir yanlışını, hırsızlığını gördüğü, hiç kimseye sahip çıkmadığı, herkesin cezasını verdiği gibi bunun da cezasını verecek. Biz 2002 yılında iktidara gelirken sizlere dedik ki: 'Milletin parasını çalan herkesten hesap soracağız.' Bu hesabı da bugüne kadar sorduk, sormaya da devam edeceğiz. Bu yanlışı yapanlar, bu yanlışa vesile olanlar, bu tezgahı kuranlar kimse en kısa zamanda bulunup gerekli işlemler yapılacak. Bunun teminatı Recep Tayyip Erdoğan'dır diyorum."

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Recep Aydın/Sosyal Bilimci

SIKI PARA POLİTİKASI VATANDAŞA, BOLLUK HARAMİLERE Mİ? Millet kemer sıkarken, milletin parasına kimler göz yumdu? Türkiye'de son zamanlarda gündeme gelen fon soruşturması, yalnızca bir mali usulsüzlük iddiası olarak değerlendirilemez. Bu mesele, devletin parasının nasıl yönetildiği, kamu kaynaklarının kimlere emanet edildiği ve bu emanetin ne ölçüde denetlendiği konusunda ciddi soruları beraberinde getirmektedir. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in Erzurum'da yaptığı açıklamalar dikkat çekicidir. Sayın Bakan, bu tezgâhı kuranların da bulunacağını, kim olursa olsun hesap sorulacağını ifade ederek, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da bunu istediğini söylemiştir. Elbette bu açıklama önemlidir. Ancak benim üzerinde durmak istediğim başka bir mesele var. İyi de kardeşim, bu tezgâh kurulurken devletin denetim mekanizmaları neredeydi? Bu derece yüksek meblağların söz konusu olduğu bir sistemde, böylesine büyük yetkiler nasıl olur da yeterli kontrol olmadan bürokratların inisiyatifine bırakılabilir? Devletin kasası kimsenin şahsi kasası değildir. Oradaki her kuruş, bu milletin alın teridir. Rahmetli Necmettin Erbakan'ın başbakanlığı döneminde uygulanan kamu havuz sistemini hatırlıyorum. O sistemin temelinde kamu kaynaklarının merkezî bir disiplin içerisinde yönetilmesi anlayışı vardı. Büyük meblağların kontrolsüz biçimde el değiştirmesini önlemek amaçlanıyordu. Bugün de sorulması gereken soru şudur: Milyonların, hatta milyarların konuşulduğu işlemlerde siyasi ve idari denetim hangi aşamada devreye girmektedir? Bu işlemleri kimler onaylamış, kimler denetlemiş, kimler görmezden gelmiştir? Bir yanlışın ortaya çıkarılması elbette kıymetlidir. Fakat asıl başarı, o yanlışın meydana gelmesini önleyecek sistemi kurabilmektir. İşin beni en fazla düşündüren tarafı ise bütün bunların sıkı para politikasının uygulandığı bir dönemde gündeme gelmesidir. Vatandaşa yıllardır sabır tavsiye ediliyor. Enflasyonla mücadele edileceği, harcamaların kısılacağı, ekonomik disiplinin sağlanacağı söyleniyor. Esnaf yüksek finansman maliyetleri altında ayakta kalmaya çalışıyor. Sanayici üretimini sürdürmekte zorlanıyor. Borcunu çeviremeyen işletmeler kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Emekli pazara çıkarken iki defa düşünüyor. Asgari ücretli ay sonunu nasıl getireceğinin hesabını yapıyor. Bir baba çocuğunun ihtiyacını karşılayamadığında mahcubiyet duyuyor. Peki, millet böylesine ağır bir ekonomik imtihandan geçerken kamu kaynakları üzerinde usulsüzlük iddiaları nasıl ortaya çıkabiliyor? Yoksa sıkı para politikası yalnızca vatandaşa mı uygulanıyor? Vatandaşın cebindeki üç kuruşun hesabı yapılırken, devletin imkânlarından haksız menfaat sağlamaya kalkışanların karşısında aynı hassasiyet neden gösterilemiyor? Burada bir hususun altını özellikle çizmek istiyorum. Ben AK Parti'yi destekleyen bir insanım. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın ülkemize kazandırdığı hizmetleri de inkâr edecek değilim. Ancak bir siyasi hareketi desteklemek, o hareketin yönetimi altında meydana gelen yanlışlara göz yummayı gerektirmez. Tam tersine, insan sevdiği ve desteklediği siyasi hareketin yanlışlardan arınmasını ister. Çünkü devlet başka, makam başka, şahsi menfaat başkadır. Devletin malına el uzatan kişi hangi partiden olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kimin yakını olursa olsun hukuk önünde hesap vermelidir. Burada yalnızca parayı haksız yere aldığı iddia edilen kişilerin değil, usulsüzlükleri mümkün kılan denetim zaaflarının da araştırılması gerekir. Bir bürokratın görevden alınmasıyla mesele kapanmamalıdır. O bürokratın hangi yetkiyle hareket ettiği, kimlerden onay aldığı ve hangi denetimlerden geçtiği de açıklığa kavuşturulmalıdır. Şunu unutmayalım: Bir devletin büyüklüğü yalnızca güçlü ordusuyla, gelişmiş savunma sanayisiyle veya yaptığı yollarla ölçülmez. Devletin gerçek büyüklüğü, milletin bir kuruşuna dahi sahip çıkabilmesindedir. Bizim inancımızda devlet malı emanettir. O emanete ihanet etmek yalnızca hukuki bir suç değil, aynı zamanda ağır bir ahlaki sorumluluktur. Yetim hakkının, gariban hakkının, millet hakkının bulunduğu bir kasaya el uzatmak öyle hafife alınacak bir mesele değildir. Benim asıl itirazım da buradadır. Millet fedakârlık yapacak, emekli sabredecek, esnaf dayanacak, sanayici yüksek maliyetlere katlanacak; fakat birileri kamu imkânlarını kendi çıkarları için kullanabilecek! Böyle bir anlayış kabul edilemez. Sayın Bakan, Cumhurbaşkanımızın sorumluların bulunmasını istediğini söylüyor. Bundan memnuniyet duyarız. Ancak adaletin gereği, sorumluların yalnızca siyasi irade istediği için değil, hukuk devletinin gereği olarak bulunmasıdır. Üstelik mesele sadece suçluları yakalamakla da bitmez. Bu büyüklükteki işlemlerin hangi mekanizmalarla gerçekleşebildiği milletin anlayacağı açıklıkta ortaya konulmalıdır. Kimlerin ihmali varsa araştırılmalı, kimlerin kastı varsa delilleriyle belirlenmeli, suç işlediği mahkeme kararıyla sabit olanlardan hukuk çerçevesinde hesap sorulmalıdır. Hiç kimse peşinen suçlu ilan edilmemeli, fakat hiç kimse de makamının gölgesine sığınarak denetimden kaçamamalıdır. Çünkü vatandaşın devlete güveni, yalnızca suçluların cezalandırılmasıyla değil, benzer olayların tekrar yaşanmayacağına inanmasıyla güçlenir. Sözlerimi çok açık bir ifadeyle bitirmek istiyorum: Sıkı para politikası uygulanacaksa önce kamu kaynaklarının korunmasında sıkı disiplin uygulanmalıdır. Vatandaştan tasarruf bekleyenler, devletin kasasındaki her kuruşun hesabını verebilmelidir. Bu millet fedakârlıktan kaçmaz. Yeter ki fedakârlığın yükü yalnızca garibanın omuzlarına bırakılmasın. Ve unutulmasın ki; Haramilerin rahat ettiği, dürüst insanların geçim mücadelesi verdiği bir düzene milletin gönlü razı olmaz. Devletin malı milletin malıdır. Milletin malına sahip çıkmak ise yalnızca bir yönetim görevi değil, aynı zamanda bir namus ve vicdan meselesidir.

Hamit güleç

Fonu kim yönlendirebilir tabiki para babaları ve spk yöneticileri..tüsiad baş şüpheli..fetöcü işadamları da buna dahil..yabancı sermayeyi unutmayın..
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23