--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Reşit(!) bir birey olarak, işine geleni söylemek!?..

Zekeriya Say
Zekeriya Say

20 Ocak 1997’de, Milliyet gazetesinde, “Demokrasi atağı” başlığıyla verilen haberde;

TÜSİAD’ın hazırladığı yeni anayasa paketiyle “rejimi tartışmaya açacağı” duyuruluyordu.

“Hükümet ve seçim sistemi”nin değiştirilmesini kapsayan paket;

Türkiye’nin,

Turgut Özal'dan beri tartıştığı “başkanlık sistemi”nin masaya yatırılmasını

ya da “Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesi”ni kapsıyordu.

 

20 Ocak günü saatler öğlen 12.00’yi gösterdiğinde;

Dönemin TÜSİAD başkanı Halis Komili tarafından "Demokratik Standartların

Yükseltilmesi" adı verilen rapor okunur.

O da ne?

Raporda:

Gazetede yazanın aksine, “Türkiye'nin ‘başkanlık sistemini’ denemesinin

sakıncalı olacağı, bunun yerine “parlamenter sistemin iyileştirilmesi” gerektiği

vurgulanmaktadır.

TÜSİAD açıkladığı bu raporla Milliyet gazetesini resmen ters köşeye yatırıyor,

28 Şubat post modern darbesine yaklaşık bir ay varken, “başkanlık

sistemi” hakkındaki muhtemel raporunu açıklamaktan garip bir şekilde

vazgeçiyordu!..

Peki,

TÜSİAD neden beklenenden aksi yönde bir açıklama yapma gereği

duymuştu?

Muhtemelen bunun nedeni;

TÜSİAD’ın mahut toplantısından 15 gün önce, yani 5 Ocak 1997’de, Cumhuriyet gazetesinin 17. sayfasında (televizyon sayfası) yayımlanan:

“Merkeziyetçi sistem değişsin” başlıklı haberdi.

Haberde;

“Türkiye ölçeğinde parlamenter sistem revize edilmeli, başkanlık veya yarı

başkanlık sistemine geçilmeli, cumhurbaşkanı ve başbakan halkın oylarıyla

doğrudan seçilmelidir” ifadeleri yer alıyordu.

 

“Kartel gazeteleri”nin görmezden geldiği bu sözler;

Ceylan Intercontinental Otel’de yapılan “Türkiye’de yönetimin yeniden

yapılandırılması” başlıklı konferansta, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep

Tayyip Erdoğan’ın dilinden dökülmüştü.

 

Belli ki Erdoğan’ın bu sözlerinden rahatsız olan cuntacılar, TÜSİAD’ın benzer bir açıklama yapmasına izin vermemişti.

Zaten Halis Komili’de;

12.00'de okumaya başladığı raporu 13.00'de bitirdikten yarım saat sonra doğruca karargâha giderek, dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ile görüşmüştü.

Planda olmayan bu görüşme, kamuoyuna “veda ziyareti” kılıfıyla yutturulmaya çalışılsa da,

Halis Komili’nin Genelkurmay Başkanına “tekmil” vermeye gittiği gün gibi ortadaydı.

 

Fakat iş işten geçmiş, ok yaydan fırlamıştı!..

“Başkanlık sitemi” tartışmalarının fitili böylece yeniden ateşlenmişti.

Topa ilk girenlerden biri ise;

Bugünlerde, geçmişteki söylemleriyle çelişmemek adına “kem-küm” edip;

“Başkanlık sistemi diye sunulan modelden ben endişeliyim” diyen Taha

Akyol’du.

Akyol,

TÜSİAD’ın açıklamasından bir gün sonra yani 21 Ocak 1997’de yazdığı “Devleti

işletmek” başlıklı makalesinde;

“Türkiye'de tıkanan, partiler kurumudur. Bu bakımdan, "Başkanlık Sistemi" dahil, "siyasi irade"nin oluşmasını kolaylaştıracak sistemleri tartışmak gerçekten gerekiyor” diyordu.

 

TÜSİAD’ın çarkından 3 gün sonra;

Bu sefer de anlaşılmayacak bir şekilde, “Beşli Çete”nin diğer üyesi TİSK Başkanı Refik Baydur devreye girip;

"Başkanlık sistemi gerekebilir” diyordu...

Baydur'un bu açıklamasının ne manaya geldiği ise, Hüsamettin Cindoruk'un birkaç gün

sonraki röportajıyla anlaşılacaktır.

Cindoruk 2 Şubat 1997’de;

“Ya darbe, ya karşı devrim” diyerek, “Meclis'i feshetme yetkisi” olan bir sistemin

gelmesi gerektiğini söylüyordu.

 “ABD'deki başkanlık sistemi, Türkiye'nin yapısına uymaz” diyen Cindoruk, Fransız

usulü “yarı başkanlık” sisteminin çözüm olabileceğini de sözlerine ekliyordu.

Cindoruk, bu çıkışıyla;

İBB Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çözüm olarak sunduğu “başkanlık sistemini”,

Refahyol hükümetini alaşağı edecek bir araç haline getirmek istemişti.

 

Fakat buna gerek kalmadı.

Süleyman Demirel, darbeci paşalardan aldığı cesaretle, Necmettin Erbakan’ı iktidardan eder etmez, “sistem tartışmaları” da bir anda kesildi.

Süleyman Demirel’in;

“Kendim için istiyorsam namerdim” sözleriyle destek verdiği "başkanlık sistemi,"

tartışılmaktan öteye geçemedi.

 

O günlerden geriye ise,

Bugün Erdoğan’a “HAYIR” diyen kalemşorların, o dönem Necmettin Erbakan’ı başbakanlık koltuğundan alaşağı etmek için gazetelerdeki köşelerinden çekmeye çalıştıkları operasyonların izleri kaldı.

Eh!..

İsmi “Partili Cumhurbaşkanı” olsa da,

Madem “Türk tipi Başkanlık sistemi”ne geçiyoruz, o halde dönemin

“kartelozlar”ından bir kaç örnekle;

Bugünün “HAYIR”cılarının, o günlerde “başkanlık sistemi”nin ne kadar elzem

olduğuna dair bir kaç yazısına hep birlikte göz atalım:

 

MİLLİYET - 11-02-1997 - DOĞAN HEPER

“ANAYASA değişikliği...

Yarı başkanlık...

Başkana Meclis'i fesih yetkisi...

Bu Meclis tarihe "devrim yapan" bir Meclis olarak geçmek istiyorsa, bu şuurdaysa

çıkmaza el koyması gerekiyor.”

*

MİLLİYET - 25-02-1997 - - GÜNERİ CİVAOĞLU

“Meclisi fesih yetkisi”

Fransa cumhurbaşkanında da var.

Portekiz cumhurbaşkanında da...

Yunanistan cumhurbaşkanında da...

Bütün bu Akdeniz ülkelerinde, bir tek Türkiye'de demokrasi sisteminin böyle

eksikli kalması düşündürücüdür.”

*

MİLLİYET - 03-03-1997 - - ŞÜKRÜ ELEKDAĞ

“Demokrasimizin normal işleyişini engelleyen bugünkü sakat siyasi yapının da tümüyle ele alınıp köklü bir sistem değişikliğine gidilmesi gerekiyor.”

*

SABAH - 21-03-1997 - - GÜNGÖR MENGİ

“Rejim tıkandı.

Bütün işaretler parlamenter sistemin iflas ettiğini gösteriyor.

(…)

Başkanlık sistemine geçme zamanının geldiği konusundaki düşünce egzersizleri git gide büyüyen bir taban buluyor.

Geçmişte bu öneri ortaya atıldığında "Ülkenin başına diktatör mü isteniyor?" diye itiraz edilirdi. Artık itiraz sesleri gür çıkmıyor.

Çünkü bugün bir değil beş diktatör var!”

*

SABAH - 21-03-1997 - - HASAN CEMAL

“Sivil çıkış, sivil çare...”

... sistem tıknefes!

Gitgide daralıyor.

(…)

Yönetemeyen demokrasi belasından nasıl kurtulacağız?

*

SABAH - 29-04-1997 - - HASAN CEMAL

“Refahyol sonrası...

Çare nedir?

"Keyfiyet vahimdir. Buna ben 1990'dan beri işaret ettim. Türkiye'yi yönetilebilir ve de yaşanabilir bir ülke haline getirmek için Fransız usulü yarı-başkanlık sistemiyle çift turlu seçim sistemi önerdim."

*

MİLLİYET - 04-05-1997 - - TAHA AKYOL

Türkiye "yönetimde istikrar"ı sağlamak için, "yürütme"nin doğrudan halk tarafından

seçileceği bir sisteme mutlaka geçmelidir: Türkiye'ye uyarlanmış Başkanlık, Yarı -

Başkanlık sistemi olabilir, İsrail'in yaptığı, İtalya'nın gündeme aldığı "halkın seçtiği

Başbakanlık" olabilir... Önemli olan, Yürütme'nin, dağınık Yasama'dan ayrılmasıdır!”

*

SABAH - 22-06-1997 - - GÜNGÖR MENGİ

“İki turlu seçim sistemini ve başkanlık sistemini ciddi olarak tartışmalıyız.

Milletvekillerinin patronu lider değil halk olmalıdır. Onları, lider değil halk seçmelidir.”

*

HÜRRİYET - 20-09-1997 - - ERTUĞRUL ÖZKÖK

Ben, 1980'li yıllardan beri Türkiye'nin başkanlık sistemine geçmesini savunuyorum. Son Refahyol deneyinden sonra, bu inancım daha da pekişti.

 *

SABAH - 21-09-1997 - - CENGİZ ÇANDAR

“Ben ne mi diyorum?

Başkanlık sisteminden hep yanaydım. Ama, tıpkı Amerika'daki gibi, Başkan'ın yanısıra;

çok güçlü ve yürütmeden tümüyle ayrılmış ve dengeleyici, denetleyici konumdaki bir yasama gücü, itibarlı bir parlamento bulunması kaydıyla. Yine aynı düşüncedeyim.”

*

MİLLİYET - 21-09-1997 - - GÜNERİ CİVAOĞLU

“Ne yazıktır ki, o dönemin şartları altında Özal'ın açtığı yolun fazla bir takipçisi olmadı.

Çok önemli bir toplumsal proje olan `başkanlık sistemi' bile medeni bir şekilde tartışılmadı ve Özal'ın `şahsi gerekçelerle' ortaya attığı bir proje olarak küçümsendi. O gün onu küçümseyenler, bugün aynı düşünceleri bizzat kendileri savunarak, onun sözlerinin doğruluğunu kanıtladılar.”

*

HÜRRİYET - 23-09-1997 - - HADİ ULUENGİN

“Bu konuda Demirel'le ilkede hemfikirim, başkanlık sistemini savunuyorum. Daha

doğrusu, Fransa türü yarı-başkanlık sistemini benimsiyorum.

Reşit bir birey olarak siyaset mekanizmasındaki başkana ‘‘evet.”

***

Yukarıda gördüğünüz örnekleri çoğaltmak mümkün fakat bu eski Türkiye kalıntılarının geçmişte yazdıklarından dolayı yüzlerinin kızarması mümkün değil..

Dün,

Necmettin Erbakan’ı iktidardan uzaklaştıracak bir araç olarak gördükleri için var güçleriyle savundukları “Başkanlık sistemi”ne,

bugün Recep Tayyip Erdoğan’dan dolayı karşı çıkmaları, 

onların ne kadar “dönek” olduklarının ispatıdır.

16 Nisan’da verilecek olan “Evet” oyları, dünyanın değil elbet fakat bu “reşit”lerin dönüşünü bir nebze durduracaktır…

Öte yandan;

Bundan 20 yıl önce "sistemin değişmesi"nin elzem olduğunu söyleyen Recep Tayyip Erdoğan’ın, 20 yıl sonra hâlâ sözlerinin arkasında durup, bir de değişikliği millete sunması, ondaki dik duruşu bir kez daha tescil etmiş oldu.

Sırf bu dik duruş için dahi insanın seve seve “EVET” diyesi geliyor…

Bir de sistemin artılarını düşününce, 16 Nisan’da hiç zorlanmayacağımdan eminim!..

Zekeriya Say Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle