Meğer Can Dündar tam bir Almanmış, pasaportu noksanmış!..
“Irkçılık” denildiğinde ilk akla gelen ülke olan Almanya’da, sadece Yahudiler soykırıma maruz kalmadılar. 19 yüzyılda Amerika ve İngiltere’de gündeme gelen, İngiliz bilim adamı Francis Galton’ın ortaya attığı; “Daha iyi nesiller yaratarak insan ırkını ıslah etme bilimi” anlamına gelen “Eugenics”(Öjenik) akımı, Nazi Almanya’sının diğer bir soykırım aracıydı.
Öjenik hareketi; engellileri topluma yük görüyor, onların insan nesline zarar verdiğine inanılıyordu. Engelli insanları toplumdan temizlemek için 1934’te çıkarılan “Kısırlaştırma Yasası” ile 300 bini üzerinde insan bu işlemlere tabi tutulmuştu.
Almanya’nın bu ırkçı ve soykırımcı tutumundan nasibini alan diğer bir topluluk da kılık kıyafetleriyle, danslarıyla ön plana çıkan “Çingeneler”di. İkinci Dünya Savaşında toplama kamplarına gönderilen yaklaşık 23 bin çingeneden 20 bin 78’i bu kamplarda öldürüldü.
***
50 milyonu sivil olmak üzere 70 milyon insanın hayatını kaybettiği 2. Dünya Savaşından sonra, erkek nüfusunun önemli bir kısmını kaybeden Almanya, işgücü ihtiyacının büyük bir kısmını 1961’de başlayan işçi alımları sözleşmesiyle Türkiye’den karşıladı.
Bugün hâlihazırda Almanya’da 3 milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Bunların önemli bir kısmı Alman vatandaşı.Fakat onlar da “entegrasyon” adı verilen bir asimilasyonla karşı karşıyalar. Neonazilerin dışlayıcı tutumları nedeniyle Türkler; din, dil ve kültürel anlamda baskı altındalar. Almanya makamlarının bu ideolojik tutumu nedeniyle Türkler kendi kültürel ve manevi değerlerinden uzaklaştırılıp, Almanya’ya özgü değerleri benimsemeye zorlanıyor.
***
Almanya’da uygulanan bu baskıcı rejimin en açık örneklerinden biri de eğitim alanında görülüyor. Dışarıdan göç alan Almanya gibi “çokkültürlü” bir ülkede,
“tekkültürlü” eğitimin uygulanması da ayrı bir çelişki. Türk çocukları üniversite okuma şansı yüksek olan “Gymnasium” okullarına alınmak yerine, yetersiz görülen öğrencilerin eğitim gördüğü “Hauptschule” denilen okullara yönlendiriliyor. Hiçbir engeli olmadığı halde, “öğrenme güçlüğü” bahanesiyle, sırf kimlikleri yüzünden Türk çocukları engelli öğrencilerin eğitim gördüğü “Sondershule”lere gitmek zorunda kalıyor.
Protestan ve Katoliklere ait 40 civarında İlahiyat Fakültesi varken, Müslümanlara yönelik ilahiyat eğitimi verilmemesi başka bir çifte standart örneği.
İslamofobinin kol gezdiği Almanya’da, 2005-2011 yılları arasında Cuma namazına gitmek isteyen Müslümanlar cami kapılarında kimlik kontrolüne tabi tutuluyordu. Böyle bir Almanya’nın, Alevileri ise dini bir cemaat olarak kabul etmesinin altında yatan nedeni tahmin etmek pek de zor olmasa gerek.
***
Yukarıda bahsettiğim ve UHİM’in yayınladığı “Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri- Almanya” adlı raporundan alıntıladığım bu bilgileri anlatmamdaki gaye, konuyu Can Dündar’a getirmek.
Malumunuz,
Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, 15 Temmuz darbe girişiminden önce Almanya’ya kaçan Can Dündar’ı, 7 Kasım’da Bellevue Sarayı'nda ağırladı. Türkiye’ye açıkça tavır alan ve bunu gizlememekte hiçbir beis görmeyen Almanya’nın, Dündar’ı sarayda ağırlamasının, ona geçici pasaport vermesinin ne manaya geldiğini anlamak için dış politika uzmanı olmak gerekmiyor.
Tabi bu konulara girip laf kalabalığı yapmayacağım. Ben bu yazıda Dündar’ın, aslında Türkiye’de doğup-büyümüş bir “Alman replikası” olduğunu, Can’ın eski bir yazısından yola çıkarak izah etmeye çalışacağım.
Can Dündar-Almanya bağlantısı hakkında arşivlerde araştırma yaparken ilginç bir yazı ile karşılaştım.
10 Mart 1999 tarihli Can Dündar’a ait “Magandalar ve arabaları” başlıklı yazıda, Alman markası olan Audi’nin o günlerde gazetelerde yayımlanan bir reklamından bahsediliyordu.

Reklamda; takım elbisesinin içine giydiği gömleğinin 3 düğmesi açık olan abinin kıllı göğsünde bir kolye var. Siyah zemin üzerindeki bu reklamın sağ üst köşesinde “Audi’de asla bulamayacağınız aksesuar” yazıyor..
Can abimiz bu reklamdan yola çıkarak öyle bir yazı yazmış ki;
Mine Kırıkkanat’ın; “Zeytinburnu sahilinde piknik yapan vatandaşları 'don paça soyunup geviş getiren, kalın, kısa bacaklı, kıllı kara” vatandaş tarifine..
“Bacak-göğüs” takımından müteşekkil Aysun Kayacı adlı sarışın mankenin; Ak Parti’ye “Ayak takımı” diyerek başladığı sözlerini, “Dağdaki çobanla benim oyum niye eşit” diyerek bitirip, 'faşist cesareti'ni ortaya koymasına..
Son olarak da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Sen sanatçı olsan ne olur” dediği Erol Evgin’in; “Okuma yazma bilmeyen, oyuna parmak basan bir kardeşimizle, ablamızla, annemizle 3 üniversite bitirmiş birinin birer oy hakkı olması adaletli mi! Hiç hakça değil. O parmak basan ablamız muhtarını seçsin, biraz daha iyi eğitim alanı belediye başkanını seçsin” sözlerine, rahmet okutacak cinsten!..
***
Gelin isterseniz Can Dündar’ın adeta bir “Neonazi Alman” edasıyla yazdığı yazının o kısımlarına birlikte göz atalım;
“Gömlek düğmelerinin arasından fışkıran kıllı bir erkek göğsü ve tüylere asılı duran bir kolye...
... ya da ayakkabısının arkasına basmış beyaz çoraplı bir erkek ayağı...
Son zamanlarda gazetelerde boy gösteren bir reklama bakılırsa bunlar, bize satılmak istenen arabada "asla bulamayacağımız aksesuarlar".
Yani, kıllı tüylü bileklere, göğüslere takılmış kolyeler, künyeler, yüzükler...
... onları takan baltalar, zontalar, kırolar, magandalar...
... sonradan görmeler, zevksizler, kara kafalar...
Marka Alman, ama bu,
(…) Express dergisinin taktığı isimle "Beyaz Türkler"in bir prodüksiyonu...
Kıldan/tüyden bir konu gibi görünse de bu reklam, bir kesimin bilinçaltını dışa vurması açısından önemli.
Bu "kara kafa"ları sevmiyoruz. "Paraları olsa da pizza yemiyor, lahmacuna bayılıyorlar. Julio Iglesias dururken onun yerli versiyonu arabesk dinliyorlar. Siyah takım elbisenin altına beyaz çorap giyilmeyeceğini bilmiyorlar. Hem ne bileyim... biraz kötü kokuyorlar."
Hele paraları yoksa daha fena... "Halk Ekmek büfesinin önünde kuyruk oluyorlar. Bebelerine trafik ışıklarında cam sildiriyorlar. Yarışma programlarında yerli yersiz yardım isteyip sinirimizi bozuyorlar."
"Lakin demokrasi öyle berbat bir rejim ki, onların da oy hakları var. Seçim gelince sandığa gidip bizim 'asla o aksesuarları takmayan' güzel 'beyaz' adaylarımıza değil, kendileri gibi kara kurulara oy veriyorlar. Meclis'e, belediyelere kendileri gibi olanları dolduruyorlar. Bizim takmadığımız aksesuarları takanlar yönetiyor bizi... Şehrimize göçüyorlar, mahallelerimize yayılıyorlar, yerlerimizi kirletiyorlar.
Hayatımızı elimizden alıyorlar.
Ne yapabiliriz?
Bence şu reklamdaki türden "aksesuarsız" arabalara saklanalım.
Onlar da öbür Alman arabalarına doluşsunlar.
Yarışalım.
Onlar kazanırsa biz ülkeyi terk edelim, gidip Almanya'da yaşayalım (hoş orada da bunlardan kurtuluş yok ya... Neyse).
Biz kazanırsak aksesuarlarını alalım, kafalarını ütüleyelim, tüylerini yolalım.
Ya bize benzesinler, ya biz onları benzetelim...
***
Evet, Can’cığın yazdıklarını okudunuz…
2002 seçimlerinde giden yolda, halkın ihtilalinin ayak sesleri duyulduğu bir zamanda!.. Güya “Kıllı adamların” oy kullanacak olması nedeniyle, “Demokrasinin berbat bir rejim olduğunu” savunan Beyaz Türkler’in endişeleri dile getiriyor.
Başkasına ait düşünceler kisvesiyle zehrini kusarken, bir yandan da çözüm sunmayı ihmal etmiyor.
İrtica yaygaralarının koparıldığı, sakallı babaların asker olan evlatlarının kışladaki yemin törenlerine alınmadığı, başörtülü kızların yerlerde sürüklendiği o günlerde Can Dündar’ın çözümü çok net:
Aksesuarlarını (Başörtüsü, sarık, cübbe, tespih) alalım, kafalarını (sakallarını) ütüleyelim, tüylerini yolalım..
“Ya bize benzesinler, ya biz onları benzetelim!.. ( Artık darp olur, cebir olur, onların bileceği iş)..

Can Dündar’ın yazdıklarını okuyunca, yalnızca bir kişiyi kendilerine benzettiklerini gördüm.
Malum 90’lı yıllarda sakallı haliyle, muhafazakâr kimliğiyle ün yapan Ahmet Hakan Coşkun, tıpkı Dündar’ın tarif ettiği “kıllı adam” gibi beyaz çorap giyiyordu. Şimdilerde ise sakalı hala mevcut olsa da Ahmet Hakan artık renkli çorap da giyiyor, hem onların mahallesinde yaşıyor, hem de onlar adına kalem sallıyor…
Tek çiçekle bahar gelmeyeceğine göre, anlaşılan Can’ın aklı kendine kalmış!..
***
Gördüğünüz gibi;
Meğer "Buğulu sesli, romantik” yazarımızın, halkı tek tipleştirmeye, kendine benzetmeye çalışan tipik bir alman faşistinden, vatandaşlık dışında pek bir farkı yokmuş!..
Eh,
Almanlar da geçici pasaport verdiğine göre, vatandaşlık sorunu da çözülmüş oldu…







