--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Her gün daha çok özlüyoruz seni Hasan Abi!..

Zekeriya Say
Zekeriya Say

  “Avrupa ülkelerinde bir Papaz, “ölmek üzere olan gazeteci”nin kulağına eğilip;

“Ölmeden önce şeytanı ve onun kötülüklerini lânetle” der!..

Gazeteciden ses çıkmaz!..

Papaz tekrarlar;

“Ölmeden önce şeytanı ve kötülüklerini lânetle!”

Gazeteci, hâlâ susmaktadır!..

Papaz kızar;

“Neden şeytanı ve kötülüklerini lânetlemiyorsun be adam?”

Gazeteci, zorlukla konuşur:

“Nereye gideceğimi bilmediğim için, kimse hakkında yorum yapmak istemiyorum!”

 Hikaye Hasan abiden!..

O tam da bu tip gazeteciliğe muhalefet olsun diye doğmuştu, sanki!..

Sonunun nereye varacağını hesaplama, davasını cansiperane savunurdu.

Hayatı hep “iki ayaklı şeytanlar"la mücadeleyle geçti.

Bazen bu durumdan şikâyet eder;

“Şeytan kovalamak”tan “salavat getirmeye” fırsat bulamıyorum” diye hayıflanırdı.

 ***

 Hasan Abi farklı bir yazardı.

Çok akıcı bir üslubu vardı.

Bol bol “tırnak işareti” kullanır, yazısını kanaviçe gibi işlerdi.

Genelde iki farklı konuyu bir yazıda harmanlamayı severdi.

Kendisini;

“Ben aşçıyım, malzeme neyse ona göre yemek yaparım” diye tarif ederdi.

Bilgisayar kullanmazdı.

Yazısını “bobin artığı” dediğimiz kâğıtlara yazardı.

Kat kat olmuş kağıtlar,  sevgiliye yazılmış bir mektup gibi uzayıp giderdi..

 Hasan Karakaya’nın  “gizli ajandası “ yoktu.

Bir tek “Ajan D”si vardı, ondan da bütün okuyucularının haberi vardı.

Müthiş bir hafızaya sahipti…

Yalnızca, sık sık kullandığı;

“Çiğ yemedim ki karnım ağrısın”  deyimini hatırlar, gocunacak işlere bulaşmadığından olsa gerek; “Yaram yok ki gocunayım” kısmı bir türlü aklına gelmez, her seferinde bana sorardı.

 ***

 2003 yılında tanıdım onu..

O dönem “Vakit Gazetesi”nin abone ekibinde çalışıyor, tüm Anadolu’yu karış karış geziyordum.

Selam verip kendimi kime tanıtsam, herkes Hasan Abi’yi soruyordu..

Doğrusu, ilk başlarda bu sevgi bana abartılı gelse de, Hasan Abi’yi tanıdıkça az bile olduğunu fark ettim…

 Abone ekibinden ayrılıp, gazetenin Arşiv servisinde işe başladım.

Hasan Abi ile karşılaşmam, arşivden istediği bir gazeteyi ona götürmekle oldu..

 Karar vermiştim..

Gazeteyi verir vermez, görüştüğüm bütün okuyucuları adına kendisine sarılmak için müsaade isteyecektim..

Odasına girdiğimde o kadar yoğundu ki, yüzüme bile bakmadı desem yeridir.

Gerçekten de yazı yazarken gözü hiçbir şeyi görmezdi.

Yıllar sonra bu olaydan ona bahsettiğimde,  ayağa kalkıp beni kucaklamıştı.

 ***

 Hasan Abi kendisiyle barışık biriydi...

Hiç kompleksi yoktu.

Bütün personelle abi-kardeş ilişkisi vardı.

Mirasyedilik yapmazdı..

Kimden bir şey duysa ismini köşesinde muhakkak yazar, belki gözünden kaçar da okumaz diye haber vermeyi ihmal etmezdi.

 ***

 Çayı çok severdi ama onu da yoğunluktan dolayı genelde buz gibi soğuttuktan sonra içerdi.

Yoğun temposunu; “İstanbul’da yaşayıp, boğazda bir kez yemek yeme fırsatı bulamadım” diye özetlerdi.

 Genelde akşam 21.00’dan sonra okurlarının telefonlarını kabul ederdi.

Okurları ile arasında gizemli bir bağ vardı.

Arayanlar, sanki yıllardır görüşemediği akrabalarıymış gibi onlarla hasret giderirdi.

Onların dertlerini, kendi derdiymiş gibi kaleme alırdı.

Okurlarının; “Bizim derdimizi, bizden iyi anlatıyorsun” dediğine şahit olmuşluğumuz vardır.

 ***

Yazarlardan bir tek kendisine iftira atan Emin Çölaşan’ı sevmezdi. 

Son dönemlerde Ahmet Hakan’ı boş vermişti. Onu “yok” sayıyor, sataşmalarını kâle almıyordu.

Gazeteciliğe başladığı ilk yıllarda, Ankara’da bir dönem Bekir Coşkun ile beraber çalıştıklarından bahsederdi.

O dönem toy bir gazeteci olan Bekir Coşkun'un, şimdi ismini hatırlayamadığım bir yazarın, buruşturup attığı müsveddeleri çöpten alıp okuduğunu anlatırdı ama rencide olmasın diye köşesinde hiç yazmamıştı.

 (Bekir Coşkun’un “pislik” akan yazılarının kaynağının çöp kutuları olduğunu Hasan Abi’den öğrenmiştik)

 ***

 Odası, gazetenin en neşeli yeriydi.  Fırsat buldukça odasında doluşup sohbet etmeye bayılırdık.

Hele, sayfalar bittikten sonra hep birlikte yemekhaneye gitmenin ayrı bir tadı vardı.

Tabaklarını alır yemek kuyruğuna giderdi.

Bazı akşamlar yemek biterdi ama kesinlikle kızmaz, ne kalmışsa onunla karnını doyururdu.

 ***

Hasan Abi bir dönem, yoğunluktan dolayı namazlarını kaçırır, kazaya bırakır olmuş..

Tabi bunun farkında olan genç bir grafiker arkadaşımız, bu durumu bir iki kez rüyasında görünce dayanamamış ve yalnız olduğu bir sırada Hasan Abi’nin yanına giderek;

“Abi,  namazlarını vaktinde kıl, senin yüzünden uyuyamaz oldum” demiş…

Hasan Abi bu ikazdan çok memnun olup, arkadaşımıza hayır dualar etmiş.

O günden sonra namazlarına daha bir özen gösterirdi..

 Hazır konu namazdan açılmışken;

Hasan Abi ilk kez namaz kılıyormuş gibi iştiyakla kılardı namazını…

Sanki arzuhalini anlatırdı Mevla’ya!..

Onun yanında namaz kılarken kendinde bir şeylerin eksik olduğunu hissederdin.

 Hele namazın sonunda dua ettikten sonra ellerini bütün vücuduna sürmesi,  bana çok anlamlı gelirdi.

Öyle ya, Hasan Abi için çok önemliydi elleri..

O halkın gören gözü işiten kulağı olmanın yanında, yazan eliydi de.

Boşuna mı takmıştı kalemini matkabın ucuna..

 “Sizden herhangi biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle değiştirsin”  Hadisi Şerifi mucibince,

Müslümanların önündeki bütün engelleri kalemiyle kaldırmaya kastetmişti.

 Hiçbir zaman yeise düşmezdi.

Yanlış yapan kim olursa karşısında Hasan Abi’yi bulurdu.

Kendisine ulaşan bir belgeyi-bilgiyi teyit etmeden katiyen yazmazdı.

Kazara yanlış yaparsa da özür dilemeyi bilirdi.

 ***

Kendisinin olana razı gelir, akçeli işlerin içine asla girmezdi.

Hakkını da sonuna kadar savunmasını bilirdi..

Hasan Abi’yi tanıyanlar bilir, bilmeyenler için ise yeniden aktaralım;

 

1997’de galeriden bir otomobil alan Hasan Abi evine gider... Henüz, yarım saat geçmemiştir ki, o sırada evinin balkonundan izlediği aracı gözlerinin önünde çalınır...

Hasan Abi, tam  113 gün süreyle, hemen her gün otomobilin plakasını yayınlar; “Polis ve Jandarma’nın, otomobilini bulamadığını ısrarla yazar..

Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz Emniyet’i alârma geçirir ve onlara der ki

“Ya bu otomobili bulacaksınız, ya da bu arkadaşa yeni bir otomobil alacaksınız!”

Otomobil bir türlü bulunamaz..

Emniyet,

“Daha üst modelini alalım, yeter ki yazmayı bırak” der, Hasan Abi oralı olmaz..

İlle de “arabam” der, başka bir şey demez..

Bir yandan polis, bir yandan Akit okurları seferber olurlar, Türkiye’nin dört bir yanında Hasan Abi'nin “Reno”sunu ararlar..

Nihayet araç bulunur..

“Çalma” işi “emekli bir polis” tarafından organize edilmiştir.

“Polis” ve “kumpas” kelimeleri o günlerde pek bir şey ifade etmese de,

İnsanın şimdilerde geçmişi hatırlayıp, “acaba?” demesi işten bile değil!..

...

 Son kalp rahatsızlığından sonra, arkadaşlarla sohbet ederken,

"Korkarım Hasan Abi 2016'yı göremeyecek” demişim..

Hay dilim kopsaydı da söylemeseydim..

Ama biz biliyoruz ki ilahi emir böyle..

Hem onu yanına alan bizden daha çok seviyormuş demek..

 Hasan Abi’nin ölümü dahi ders niteliğindeydi.

İyi ölmek için iyi yaşamak diyordu sanki…

Arzuladığı şekilde, arzuladığı yerde verdi son nefesini..

Bedeni İstanbul’da bizimle, ruhu en sevdiğiyle Medine’de kaldı.

 Her ölüm gibi Hasan Abi’nin de ölümü erken oldu.

Yaşasaydı;

Milletin yazdığı 15 Temmuz destanının önsözünde Hasan Karakaya’nın imzası olurdu..

 Rabbim merhametiyle muamele etsin.

 Her gün daha çok özlüyoruz seni Hasan Abi!..

 ***

 Hasan Abi bu fotoğrafın kullanılmasına izin vermezdi. “Ben hayatta iken olmaz” derdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Hasan Karakaya benim yol arkadaşımdı” sözleriyle fotoğrafın sırrını ortaya çıkmış oldu.

Onların ki, gazeteci-cumhurbaşkanı ilişkisinden ziyade, dava birlikteliğiydi.

Mehtap Yılmaz Abla’nın da bugün dediği gibi;

“Erdoğan, Hasan Karakaya’nın daima kırmızı çizgisiydi.”

  ***

Bu arada Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın, Yeni Akit ailesine sürekli ertelemek mecburiyetinde kaldığı, gecikmiş bir taziye ziyareti borçlu olduğunu da hatırlatmak isterim!..

Zekeriya Say Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle