Deliorman'dan Dündar'a; önce terk et, sonra özle!..
Amerikalıların emperyalist menfaatlerine alet oluyoruz. Herifler girmişler yurdumuza, kendi evleri gibi istedikleri yere tayyare meydanı, deniz üssü kuruyorlar” diyerek,
Şemsettin Günaltay’ın başbakan olduğu, CHP’nin tek parti hükümetlerinin sonuncusunun, son aylarında Bulgaristan’a kaçtı.
Aslında kaçtığı sonradan anlaşıldı.
Önce;
“İkisi gazeteci, üç kişinin esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolduğu”nu yazdı gazeteler.
Gerçek, on gün sonra ortaya çıktı.
Bu üç kişi;
Eşlerini, çocuklarını, vatanını arkada bırakıp, 08 Eylül 1949’da Bulgaristan’a kaçmıştı.
O akşam, gün battıktan sonra Suakacağı köyüne giden üç kafadar;
ortalık karardıktan sonra kıyafetlerini çıkarıp, o sıra debisi düşük olan Tuna nehrinden yürüyerek karşıya geçerler.
Bulgaristan’a geçtiklerinde onları;
"Matuçina Kilisesi"nin ahşap “haç”ı ile, yanlarından koşarak geçen bir “domuz” karşılar.
Komünistler tarafından;
“Hoşgeldiniz Yoldaşlar!” diye karşılanmayı beklerken, önce ifadeleri alınır.
Ardından da, Bulgaristan’daki hayatları başlar!..
***
İki gazeteciden biri olan hikâyemizin kahraman’(!)ı;
Kitap yazacak kadar Bulgarca öğrendikten sonra, Sofya’da hukuk fakültesini bitirir.
Bu arada da boş durmaz,
Çalışma saatlerinin iki katına çıkarıldığı Bulgaristan’da;
İki arkadaşıyla birlikte “matbaacılıkla” uğraşır...
“Karadeniz” diye bir gazete çıkararak;
Bir yandan Komünist Bulgaristan’a methiyeler dizerken, diğer yandan Türkiye aleyhinde yayınlar yapmayı da ihmal etmezler!..
Üçlünün yayınlarında, CHP yönetimindeki Türkiye şöyle tasvir edilir:
“Amerika’dan ekmek dilenen aç, sefil bir ülke…
Millet “ekmek” dedikçe, Amerika’nın “silah” gönderdiği…
Ne otomobilin ne de bir uçağın olduğu, insanların “ot” yediği...
Kağnılarla seyahat ettiği çağdaş(!) bir Türkiye!.."
***
İşte bu mahut şahıs;
Bulgar sigarasına alıştığından olsa gerek, yıllar sonra kendisine ikram edilen Türk sigarasından bir “fırt”çektiğinde acı acıöksürür.
Türkiye’den kaçışının yedinci yılında, Sofya’da “Slavianska Beseda” otelinde görüştüğü Türk gazetecinin soru sormasını beklemeden;
“Pişman değilim!..” der.
Aslında yalan söylemektedir.
Çünkü gözleri;
“Pişman değilim” diyen dudaklarını tekzip edercesine buğulanmıştır.
“Yalnız” der, kelimeler boğazında düğümlenir.
Yutkunduktan sonra devam eder;
“Yalnız, bazen vicdan azabıçekiyorum” der.
Arkada bıraktığı karısına “kocalık”, evlatlarına “babalık” yapamamaktan muzdarip olduğunu söyler.
Mahut kişinin eşi Nezaket Hanım; kocasını, kaçışının yedinci ayında boşamıştır.
***
Röportajdan önce;
Gerek kıyafeti, gerekse tavırlarıyla Bulgaristan’da, Türkiye’dekinden kat be kat daha rahat olduğu izlenimi vermeye çalışsa da; mahut kişi konuştukça, gerçeğin aslında görünenden farklı olduğu anlaşılır.
Zira,
Ülkesini terk edip kaçan bu “Bolşevikyardakçısına”, Bulgarlar da pek itibar etmezler.
Ayrıca;
Birlikte kaçan üçlü, zaman zaman ihtilafa düşerek kendi aralarında da anlaşamazlık yaşar.
***
Tabi tüm bu yaşananların haricinde,
Vatan hasreti de ağır ağır bastırmaya başlamıştır!..
Daha fazla gizleyemez;
“İstanbul, arkadaşlarım, muhitim gözümde tütüyor. Yakında memlekete dönmek istiyorum.”der..
“Ben bu davaya(komünizm) inanmışım. (…) Lakin bir ajan, bir casus da değilim”diye sürdürür sözlerini…
***
Yurdunu terk edip, kaçan bu gazeteci;
Cumhuriyet Gazetesi Yazıİşleri Müdür Muavini Tuğrul Deliorman’dan başkası değildir.
Deliorman;
“Bey” dediği Türk Konsolosundan vize alıp, memlekete dönmek için defalarca girişimde bulunur ama gerekli izni alıp da bir türlü Türkiye’ye dönemez!..
Üstüne üstlük;
14 Mart 1957’de vatandaşlıktan“ıskat” (atılır) edilir!...
20 Temmuz 1980 yılında ise, terk ettiği vatanından uzakta ölür.
***
Durup dururken, Tuğrul Deliorman adlı“vatansız”dan; Niçin? bahsettiğimi izah edeyim...
Şöyle ki;
MİT Tırları davasının “Casusluk sanığı” ve “FETÖ ajanı” olan Cumhuriyet Gazetesinin eski GYY’si John Dündar, yani Can’cık;
Geçtiğimiz günlerde Der Spiegel’e verdiği demeçte, tıpkı Cumhuriyet gazetesinden ağabeyi Tuğrul Deliorman gibi;
"Ülkemi çok özledim" demiş!..
"Onu kaçmadan önce düşünecektin" dedikten sonra..
Can Dündar’ın;
Tuğrul Deliorman adlı“vatan kaçkını” ile ne kadar da çok “ortak nokta”sı olduğuna değinmek istiyorum:
İkisi de Cumhuriyet adlı paçavrada yöneticilik yaptılar.
Her ikisi de karısını ve çocuklarını arkalarında bırakıp kaçtılar.
ikisi de elin memleketinden, kendi ülkesini karaladılar.
Can Dündar'ın ki geçici de olsa, ikisi yabancıülke vatandaşı oldular.
Tüm bu olan-bitenden sonra ikisi de ülkesini çok özlediğini farketti.
Şimdi ben de diyorum ki;
Hazır, Dündar ile Deliorman'ın bu kadar ortak yönü var,
gelin Can'ı da vatandaşlıktan atın...
ikisinin bir ortak yönü daha olsun!..
Fena mı olur?!..







