Atatürk’ün savcısı, Atatürk’ün evladını nasıl susturdu?!..
2012 yılında, 10 Kasım’la alakalı; Koç Holding’in verdiği “Olmasaydın olmazdık” adlı ilandan haberi olmayan yoktur sanırım.
Bu reklamdan sonra Sancaktar dergisi, gazetemiz Yeni Akit’te “Olmasaydın da olurduk 1881-1938” şeklinde alternatif bir ilan yayınladı.
Tabi ilan yayınlanır yayınlanmaz, Kemalistler en iyi bildikleri şeyi yapıp önce hakaret ettiler sonrasında ise Sancaktar dergisi ve o dönem gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü olan şahsıma, “5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Kanunu’nun madde 1 ve 2’si uyarınca” ceza davası açtırdılar.
***
Duruşma günü gelip çattığında, Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki mahkeme salonunun önüne avukatımdan önce gelmiştim. Salonun önüne geldiğimde bir de ne göreyim. Bir kısmının sırtında cübbe ile, Kemalist eskisi birkaç seyirci ve avukat, adeta kapının önüne etten duvar örmüştü.
Tabi bu kalabalığın sırf duruşma için oraya gelmiş olması beni şaşırtmadı desem yalan olur. Öyle ya; bir günde 14 duruşmaya girip çıkmış biri olarak, o dava da benim için diğerlerinden farksızdı. Fakat mahkeme salonunun önündeki ambiyansı görünce, ister istemez çekindim biraz! Avukatım da henüz gelmediğinden, kim olduğumu belirtmeden kalabalığa yaklaştım ve olan biteni gözlemlemeye başladım.
Kalabalığın arasında genç ve uzun boylu bir avukat vardı. Avukat, sırtındaki cübbesi ve uzun boyuyla hayli havalı duruyordu. Aşırı özgüveniyle dikkatleri üzerine toplayan avukat efendiye, Kemalist teyzelerin ilgisi de çok abartılıydı. Her biri 70’indeki, 80’indeki bu kadınlar avukatın etrafını sarmış, kimisi yakasını düzeltiyor, kimi yanağını okşuyordu. Erkek Kemalistler ise ona, mahkeme salonunda şahsımı nasıl haşlaması gerektiği yönünde direktifler veriyorlardı.
Biraz sonra avukatım geldi, ardından mübaşir de bizi mahkeme salonuna davet etti. Ben ve avukatım önce karşı tarafın salona girmesini bekledik. Kemalist kalabalık kendi aralarında bir koridor oluşturup duruşmaya katılacak olanlara yol açıyordu. Genç avukat, kendisi için oluşturulan aralıktan ilerlerken adeta ringe çıkmak üzere ağır ağır salınan bir boksörü andırıyordu. Üzerindeki de bir avukatın cübbesinden ziyade, bir boksörün peleriniydi sanki…
***
Neyse,
Salona geçtik ve duruşma başladı.
Hâkim, salona göz gezdirdikten sonra ilk sözü o avukata verdi. O da elindeki dosyayı kâtibe uzatarak, davaya müdahil olmak istediğini söyledi.
Hâkimin sağında oturan savcı;
“Siz hangi sıfatla davaya müdahil olacaksınız?” diye sordu.
Avukat, gayet mağrur bir edayla; “Atatürk’ün evladı, sıfatıyla” dedi.
Tabi ben neler olup bittiğini anlamaya çalışırken, savcı ilk zılgıtı patlattı:
“Atatürk’ün savcısının olduğu yerde, evladına söz düşmez!”
Aman Allah’ım!…
O anı görmeliydiniz. Uzun boylu avukat renkten renge girdi. Üstüne bir de hâkim, “müdahil olma” talebini reddedince, kapalı duruşma salonunda adeta yapay bir gökkuşağı belirdi…
***
Duruşmanın finalini yapmak, yine savcıya düşmüştü:
Savcı: “Atatürk’ün kurduğu laik ve demokratik cumhuriyet” diye başladığı mütalaasını;
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, ‘düşünceyi açıklama özgürlüğü’nün; demokratik bir toplumda, her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini oluşturduğunu” söyleyip
“Sadece zararsız ve kayıtsızlık içeren bilgi ve düşünceler değil, aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsızlık verici olanlar için de gerekli olduğunu”..
(…)
“Çok seslilik, tolerans ve hoşgörü ortamının oluşması için bu tür düşüncelerin serbestçe ifade edilmesinin” gerekliliğinden bahsedip,
“Atatürk karşıtı bir takım düşünceler Atatürk’ü küçültmez!..” diyerek tamamladı ve beraatimi istedi.
***
Savcı konuştukça, “Atatürk’ün evladı” olduğunu iddia eden avukat dumura uğruyordu. Belli ki benim gibi bir “mürteci”ye haddini bildireceğine ve mahkûm edeceğine olan inancı tamdı.
Ama darbeler hiç beklemediği yerden gelmişti. “Atatürk’ün savcısı”ndan ve “Atatürk’ün hakimi”nden, birbiri ardına aldığı darbeler onu “grogi” durumuna sokmuş, sesi soluğu kesilmişti.
Hakimin, “Tüm sanıkların beraatine” kararıyla da nakavt olmuş adeta adalet terazisinin altında ezilmişti..
***
Bahsettiğim bu avukatın adı Onur Cingil.
“Müdahil” bile olamadığı halde, duruşma sonrası kendisini yandaş gazetelere “davanın avukatı” olarak sunmuş, açıklama yapmakta da bir beis görmemişti.
***
Konuyu özetleyecek olursak,
Bazılarının bu günlerde hukuktan “guguk” diye bahsetmelerinin nedeni, artık mahkeme koridorlarında istedikleri gibi at koşturamadığından olsa gerek.
Ayrıca, hem Atatürk’ün miras olarak “özgür bir cumhuriyet bıraktığını” iddia edip, hem de özgürce fikrini ifade edenleri yargı eliyle susturmaya çalışmaları, Kemalist çelişkinin bariz bir örneği olduğu notunu da düşmek isterim…







