--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

AK Parti Milletvekili Hasan Turan, Şeyh İdris ve tarihî gerçekler!

Yücel Kaya
Yücel Kaya
0

Geçtiğimiz hafta değerli bir emekli öğretmenimizi ebediyete uğurladık.

Merhumun ruhuna Kur’an-ı Kerim okunacaktı.

Yer, Giresun’un Piraziz ilçesine bağlı Şeyhli Mahallesi’ndeki Es Seyyid Şeyh İdris Hazretleri Tekkesi idi.

Evimden arabayla on dakikalık bir mesafe...

Fakat o gün o on dakikalık yol bana çok daha uzun geldi.

Çünkü yol boyunca tekkeyi düşündüm.

Altı asırlık bir hikâyeyi...

Orada okunan Kur’anları, kaynayan kazanları, kapısından içeri giren yolcuları, fakirleri, dervişleri ve nesilden nesile aktarılan hatıraları...

Ve çocukluğumdan beri nenemden duyduğum o cümleyi:

“Tekkenin etrafı bayram yerine dönerdi...”

ALTI ASIR SÖNMEYEN OCAK

Şeyh İdris Hazretleri'nin 14. yüzyılda yaktığı tekke ocağı, Osmanlı kayıtlarının gösterdiği kadarıyla asırlar boyunca sönmedi.

Burası yalnızca insanların gelip zikir yaptığı bir mekân değildi.

Osmanlı dünyasında tekke ve zaviyeler, bulundukları bölgeye göre aynı zamanda eğitim, sosyal yardım, konaklama ve iskân merkezleri olarak faaliyet gösteriyordu.

Yolcular ağırlanıyor, fakirlerin karnı doyuruluyor, Kur’an öğretiliyor, uzaklardan gelen misafirlere kapılar açılıyordu.

Vakfiyelerde sıkça karşılaşılan “âyende ve revende”, yani gelip geçen yolcuların doyurulması anlayışı burada da hayat buluyordu.

Ben bunları yalnızca kitaplardan okumadım.


Rahmetli nenem anlatırdı.

Çocukluğunda tekkede kazanların kaynadığını, yemeklerin pişirildiğini, gelen misafirlere ikram edildiğini söylerdi.

Sonra gözlerinin içi parlayarak eklerdi:

“Oğlum, tekkenin etrafı bayram yerine dönerdi...” derdi.

Bu gelenek 20. yüzyılın başlarına kadar ulaştı.

Osmanlı kayıtlarında, Şeyh İdris Hazretleri'nin torunlarından Seyyid Mehmet Efendi oğlu Emin Şıh'ın 1915 yılında dahi tekkenin fonksiyonlarını icra ettiği görülüyor.

Bu ismi unutmayın:

Emin Şıh...

Çünkü birazdan yeniden karşımıza çıkacak.

SONRA O BAYRAM YERİ SESSİZLİĞE GÖMÜLDÜ

30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine...” ilişkin kanun kabul edildi.

Asırlardır devam eden bir dönem böylece kapandı.

Aile büyüklerinden aktarılan hatıralarda; tekkedeki kazanların, tasların ve tabakların dağıldığı, Kur’an-ı Kerimlerin yok edildiği ve yapının zaman içerisinde adeta bir viraneye dönüştüğü anlatılıyordu.

Bir zamanlar insanların akın ettiği o mekân giderek sessizleşti.

Çatısındaki kiremitler kırıldı.


Yağmur yağdığında içeri sular girdi.

Duvarlarını rutubet sardı.

Sıvaları döküldü.

Ve yaklaşık altı asırlık bir hatıranın mekânı, gözlerimizin önünde kaderine terk edilmiş bir yapıya dönüştü.

Ben o hâlini çok iyi biliyorum.

Belki de bu yüzden geçtiğimiz hafta tekkeye vardığımda gördüğüm manzara karşısında boğazım düğümlendi.

NENEMİN ANLATTIĞI O GÜNLER GERİ GELMİŞTİ

Arabayı park edecek yer bulmak neredeyse imkânsızdı.

İnsanlar akın akın tekkeye doğru yürüyordu.

Yaşlılar, gençler, çocuklar...

Ve insanlar binayı karşılarında gördüklerinde yüzlerinde tarif edilmesi güç bir mutluluk beliriyordu.

Arabadan indim.

Bir an durdum.

Tekkeye baktım.

Eski hâli gözümün önüne geldi.

Kırılmış kiremitler...

Küflenmiş duvarlar...

Dökülmüş sıvalar...

Sessizlik...

Şimdi ise aynı yerde bambaşka bir yapı yükseliyordu.

Karadeniz'in geleneksel mimarisinden izler taşıyan, iki katlı, görkemli, ışıl ışıl bir tekke...

Kapısından insanlar girip çıkıyor, avlusunda kalabalıklar toplanıyordu.

Asırlar önce yakılan o ocak sanki yeniden harlanmıştı.

Gözlerimin nemlendiğini hissettim.

Çünkü tam o anda nenemin sesi yeniden kulaklarımda çınladı:

“Tekkenin etrafı bayram yerine dönerdi...”

Nenem artık hayatta değildi.

Ama anlattığı o kalabalık geri dönmüştü.

Şeyhli yeniden insanlarla dolmuştu.

Ve tekkenin etrafı, yıllar sonra gerçekten yeniden bayram yerine dönmüştü.

HASAN TURAN'IN GÖZLERİNDEKİ GURUR

İçeri girdiğimde TBMM İdare Amiri ve AK Parti İstanbul Milletvekili Hasan Turan'ı gördüm.


Gözlerinde haklı bir gurur vardı.

Kucaklaştık.

Oturduk.

Ve ister istemez tekkenin eski hâlinden konuşmaya başladık.

Neydi...

Ne olmuştu...

Tekkenin yeniden ayağa kaldırılmasında Piraziz Belediyesi'nin ve yardımseverlerin desteği bulunuyordu.

Ancak köylülerin de yakından bildiği üzere bu işin başından sonuna kadar takipçisi olan, maddi ve manevi desteğini esirgemeyen isimlerden biri Hasan Turan'dı.

Hasan Bey tekke için bundan sonra yapılması planlananları anlatırken kapıdan bir başka tanıdık isim girdi.

MGK Genel Sekreteri Okay Memiş...

O da bu köyde doğmuş, bu topraklarda büyümüş bir isim.

Uzun süredir görüşememiştik.

Valiliğini, AFAD Başkanlığını ve ardından MGK Genel Sekreterliğine uzanan devlet görevlerini haberlerden takip ediyordum.

O gün eski günleri de konuştuk.

Fakat sohbet dönüp dolaşıp yine aynı kişiye geliyordu:

Es Seyyid Şeyh İdris Hazretleri'ne...

Çünkü bugün gördüğümüz bu yapının hikâyesi birkaç yıl önce değil, yaklaşık altı asır önce başlamıştı.

PEKİ KİMDİ ŞEYH İDRİS?

Kaynaklarda aktarıldığına göre Es Seyyid Şeyh İdris Hazretleri, 14. yüzyılın sonlarında Horasan'dan Anadolu'ya gelen Horasan erenlerinden biriydi.

Önce Harran'a, ardından Bursa'ya geldi.

Sultan I. Murad Hüdavendigâr döneminde bugünkü Giresun-Piraziz bölgesine yöneldi.

Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir tarihî ayrıntı var.

Şeyh İdris'in geldiği dönemde bu topraklar henüz doğrudan Osmanlı hâkimiyetinde değildi.

Anadolu'nun kuzeyinde Çandaroğulları, Eretna mirası, Kadı Burhaneddin ve Canik bölgesindeki yerel siyasi yapılar bulunuyordu.

Şeyh İdris ve beraberindekiler, Osmanlı ordusundan önce bu coğrafyaya ulaşmıştı.

Bölgenin Türkleşmesi ve İslamlaşması sürecinde önemli roller üstlendiler.

Daha sonra Osmanlı hâkimiyeti Karadeniz'e doğru genişledi.

İşte Şeyh İdris Tekkesi de bu tarihî dönüşümün bölgemizdeki önemli merkezlerinden biri hâline geldi.

Asırlar boyunca burada Kur’an okundu.

İnsanlar doyuruldu.

Yolcular ağırlandı.

Nesiller yetişti.

Ve bütün bunların arkasında Şeyh İdris Hazretleri'nin bıraktığı bir vasiyet vardı.

“NESİLDEN NESİLE...”

Şeyh İdris Hazretleri'nin Hicrî 800, yani yaklaşık 1397 yılına tarihlenen vakıf şartında çok dikkat çekici bir ifade bulunuyor:

“...evlâd-ı evlâdıma neslen ba'de neslin...”

Bugünkü ifadeyle:

“Evlatlarıma ve onların evlatlarına, nesilden nesile...”

Metnin özünde, tekkenin ve vakfın devamının kendi soyundan gelenler eliyle sürdürülmesi; gelirlerinin ise tekkeye, misafirlere, gelip geçen yolculara ve ihtiyaç sahiplerine tahsis edilmesi anlayışı bulunuyor.

Fakat vakfiyenin sonunda çok daha çarpıcı bir ifade vardır:

“Her kim bu temessükü tebdil ve tağyire kast eylerse Hazret-i celle ve alâ hazretlerinin lâneti üzerine olsun.”

Kabaca:

“Kim bu belgeyi ve hükmü değiştirmeye, bozmaya kalkarsa Allah'ın laneti onun üzerine olsun.”

Şeyh İdris Hazretleri, bıraktığı emanete öylesine önem vermişti.

Ve evlatları bu emaneti nesiller boyunca taşıdı.

Ta ki 1925'e kadar...

O yıllar nelerin yaşandığına girmeyeceğim.

Aradan tam bir asır geçti.

Ve şimdi hikâyenin en dikkat çekici yerine geliyoruz.

1915'TEN 2026'YA UZANAN SOY ZİNCİRİ

Yazının başında bir ismi unutmamanızı istemiştim:

Emin Şıh.

Osmanlı kayıtlarında, Şeyh İdris Hazretleri'nin soyundan gelen Seyyid Mehmet Efendi oğlu Emin Şıh'ın, 1915 yılında tekkenin fonksiyonlarını sürdürdüğü tahrir defterlerinde kayıtlıdır.

Bugünkü nüfus kayıtlarından takip edilen aile silsilesine göre Emin Şıh'ın dokuz çocuğu bulunuyor.

Onlardan biri:

Hasan Şıh.

Hasan Şıh'ın oğlu:

Hacı Durmuş Turan.

Onun oğlu:

Mehmet Turan.

Ve Mehmet Turan'ın oğlu kim?

O gün tekkede karşılıklı oturup geçmişi konuştuğumuz, viraneye dönmüş bu tarihî mirasın yeniden ayağa kaldırılması için irade ortaya koyan isim:

AK Parti İstanbul Milletvekili Hasan Turan.

İşte insanı düşündüren tarafı da tam burası.

Yaklaşık altı asır önce bir ata vasiyet ediyor:

“Evlatlarıma, onların evlatlarına, nesilden nesile...”

1915 yılında onun torunlarından Emin Şıh hâlâ tekkenin hizmetini sürdürüyor.

Aradan yıllar geçiyor.

Tekke kapanıyor.

Ocak sönüyor.

Duvarlar çürüyor.

Çatı çöküyor.

Bir asır geçiyor.

Ve gün geliyor...

O soydan gelen bir başka isim, Hasan Turan, dedelerinden kalan o viranenin yeniden ayağa kalkması için çabalıyor.

Bazen tarih kitaplarda okunmaz.

Bazen tarih, insanın gözlerinin önünde yeniden ayağa kalkar.

BİR ASIR SONRA YENİDEN...

O gün tekkenin kapısında durup insanları seyrederken bunu düşündüm.

Belki de beni duygulandıran sadece restore edilmiş güzel bir bina değildi.

Karşımda duran şey bir devamlılıktı.

Bir hafızaydı.


Bir emanetin asırlar boyunca elden ele taşınmasıydı.

Şeyh İdris Hazretleri'nin bıraktığı vakıf şartında geçen o söz yeniden zihnimde yankılandı:

“Nesilden nesile...”

Altı asır önce söylenmiş iki kelime...

Ve altı asır sonra o sözün son halkalarından biri, tekkenin içinde karşımda oturuyordu.

Bu soy silsilesi ve tarihî kayıtlar esas alındığında Hasan Turan'ın Şeyh İdris Hazretleri'nin neslinden geldiği; Şeyh İdris'in seyyidliğine ilişkin kayıtlar da birlikte değerlendirildiğinde, ailenin taşıdığı seyyidlik silsilesinin Hasan Turan'a kadar ulaştığı sonucu ortaya çıkıyor.

Ama benim için o gün bundan daha çarpıcı bir şey vardı.

Bir vasiyetin üzerinden yaklaşık altı asır geçmişti.

Bir asırlık kesintinin ardından tekkenin kapıları yeniden açılmıştı.

İçeride yeniden Kur’an okunuyordu.

İnsanlar yeniden sofralarda buluşuyordu.

Çocuklar avluda dolaşıyordu.

Ve tekkenin etrafı yeniden insanlarla doluyordu.

Keşke nenem de görebilseydi...

Keşke bir günlüğüne dönüp o avluya gelebilseydi.

Belki tekkeye uzun uzun bakar, sonra bana dönüp, çocukluğumdan beri söylediği o cümleyi bir kez daha söylerdi:

“Gördün mü oğlum... Tekkenin etrafı yine bayram yerine döndü.”

Evet nene...

Döndü.

Hem de tam 100 yıl sonra...

Geniş bilgi edinmek isteyenler, Giresun Üniversitesi Kütüphane Daire Başkanı Mehmet Fatsa'nın “Karadeniz'in Fethi ve İskânı Sürecinde Şeyh İdris Tekkesi” başlıklı eserine müracaat edebilir.

Yücel Kaya Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle