Türkiye üzerine İngiliz Projeleri (2)
Önceki günkü yazımızın son cümlesini hatırlayalım: “Reformcu Padişah olarak tarihimize geçen Sultan II. Mahmud’u, taraftarları devleti tekrar ihya etmek üzere her yüzyılda bir gelmesi beklenen “müceddid” olarak görürken, halk ekseriyeti, Batı yanlısı reformlarına bakarak, “Gâvur Padişah” ilân etmişti.”
Aslında o, devletini kurtarmaya çalışan ve bu arada bazı büyük hatalar da yapan bir siyasetçiden başka bir şey değildi. İki ateş arasında kalmaktan vereme (dönemin deyişiyle, “ince maraz”) yakalanmıştı.
1839 yazında, rahatsızlığı arttı. Hekimler Çamlıca havasının hastalığına iyi geleceğini söylediler. O da eşi Bezmialem Sultan’la birkaç yakınını daha yanına alarak kızkardeşi Esma Sultan’ın Çamlıca’daki kasrına yerleşti.
Padişah’ın ölümünden, ölür ölmez haberdar olmak ve padişahlık sırasının kendisine geldiğini herkesten önce haber verip bu yolla sadrazamlığa gelmek isteyen Meclis-i Valâ (Yüce Meclis) Reisi Hüsrev Paşa (Koca) da Esma Sultan Kasrı’nın bir odasına yerleşmişti.
Fakat Padişah’ın ölümü gecikti. Bazı makamlara gelmek isteyenlerin ise acelesi vardı. Koca Hüsrev Mehmed Paşa ve yandaşları, “Bu kargaşa zamanında devlet işleri beklemez” bahanesine sığınarak, Padişah’ın tahttan indirilmesine dair fetva aldılar. Asıl amaç Şehzade Abdülmecid’i bir an önce tahta geçirip hayallerindeki makamlara kavuşmaktı (Koca Hüsrev Mehmed Paşa [1769 – 3 Mart 1855], çok istediği sadrazamlığa 2 Temmuz 1839’da Sultan Abdülmecid döneminde kavuşacak, ne var ki, bu görevde sadece on bir ay yedi gün kalabilecek, 29 Mayıs 1840’da azledilecektir).
Niyetleri duyulunca, Sultan Mahmud’a gönülden bağlı saray erkânından bir grup, “Hekimlerin Padişah’ı kasten tedavi etmedikleri” inancıyla müdahale ettiler.
Koca Hüsrev Paşa’nın siyasi rakibi Kaptan-ı Derya Müşir Ahmed Fevzi Paşa’nın etrafında toplandılar. Olup bitenlerden Padişah’ın oğlu Şehzade Abdülmecid’i ve Hüsrev Paşa’yı sorumlu tutuyorlardı. Güya Şehzade Abdülmecid, “Babası bir an önce ölsün de bir an önce tahta kavuşayım” diyor, Hüsrev Paşa da kendi ikbali için ona yardım ediyordu.
Şehzade Abdülmecid’i öldürmeye bile karar verdiler: Hüsrev Paşa’nın bulduğu doktorlar belki o zaman Sultan Mahmud’u gerçek anlamda tedavi ederlerdi.
Hüsrev Paşa bu “kumpas”tan, saraydaki adamları vasıtasıyla, hemen haberdar oldu. Haberdar olur olmaz da Şehzade Abdülmecid’le annesi Bezmialem Valide Sultan’ı haberdar etti.
Öte yandan, birileri de ölüm döşeğinde son anlarını yaşayan Padişah’ın kulağına bütün bu yaşananları fısıldadı.
Sultan II. Mahmud, bu yüzden eşine ve oğluna küskün öldü. O kadar ki, Şehzade Abdülmecid, babasını son kez görmek için odasına girip ağlayarak ayaklarını öpmeye başlayınca, kalan son gücünü oğlunun yüzünü tekmelemek için kullandı.
Nihayet 2 Temmuz 1839 pazartesi günü sabaha karşı vefat etti. Cağaloğlu’na defnedildi. Bir yıl içinde de türbesi yapıldı (türbenin projesi Hassa Mimarı Garabet Amira Balyan’a aittir ve Abdülhalim Efendi’nin nezaretinde inşa edilmiştir).
Osmanlı tahtına geçme sırası Abdülmecid’e gelmişti.
Şu kadarını ifade etmeliyim ki, Sultan Abdülmecid de birtakım yenileşme hareketlerine imza attı. O kadar ki, “olmaya Osmanlı’ya yeni soluk getirir” korkusuyla, Batı’dan (o tarihte “Batı” demek, İngiltere demektir) borç almaya alıştırıldı. Ne var ki, bu borç şartlı verilmişti: Yatırıma dönüştürmeyecek, kendisine en görkemlisinden bir saray (Dolmabahçe Sarayı) yaptıracaktı.
Yaptırdı…
Saray yapması şartıyla borç para veren İngiltere, o sırada öyle bir “algı operasyonu” başlattı ki, halk padişahından soğudu, bedduaya başladı:
“Millet yarı açken kendisine altın saraylar yaptıran padişahı biz istemezük!”
İngiliz plânı tıkır tıkır işliyor, halk bin parçaya bölünüyordu.
Gerisi yarına kaldı…


