Trafik sıkışıklığını seviyorum arkadaş!
Baktım ne yapsalar olmuyor, İstanbul trafiği bir türlü düzene girmiyor…
Eskiden işe geliş gidişlerde sıkışan trafik, artık her saat “durma noktasında” (bu fiyakalı cümle bana ait değil, trafik durumunu veren radyolara ait)…
“Kafayı mı sıyırdın?” derseniz, henüz değil; sadece sıkışık trafiği sevmenin bir yolunu buldum.
Malum: Günümüzde hayat baş döndürücü bir hıza ulaştı…
Her şey çok hızlı: O kadar ki, kendimize bile yetişemiyoruz!
Her daim çok hızlı bir tempo ile hareket ediyoruz…
Mutlaka bir şeyler kovalıyoruz!
Her gün “çok işimiz var.”
Her gün, “Yirmi dört saat yetmiyor!”
Bu yüzden otomobili hızlı sürüyor, yemeğimizi ayaküstü yiyor, namazlarımızı hızlı kılıyor, görüşmelerimizi hızlı yapıyoruz…
Kısacası dostlar, hızlı yaşıyoruz: Hızlı yaşadığımız için de, hayatı ıskalıyoruz!
Zira üç yüz kilometre hızla giden bir trenin penceresinden manzara seyredemezsiniz…
Manzaranın (hayatın) tadını çıkaramazsınız..
Bu yüzden trafik bir nimet! En azından çevreye dikkat edecek, bir tanıdığa selam verecek zaman bulabiliyoruz.
***
Eskiden hayat “âheste” yaşanır, kürekler bile “âheste” çekilirdi…
“Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın…” anlayışı tüm hayata hâkimdi…
Mehtaba bile saygı gösteren ince dikkatin ve rikkatin çocukları şimdilerde bir birimize bile saygı göstermiyoruz.
Para ve gücün ötesinde bir amacımız yok. Hızlı hayat zaten bunun eseri.
Oysa dünyevi amaçlar insanı kendi ruhuna tıkayıp mutsuzlaştırır.
Belki de bu yüzden huzursuzuz!
***
Trafik durma noktasına geldiğinde, bakınma fırsatı buldum…
Uyanmaya çalışan, ağaçlar gördüm…
Belediye işçileri tarafından yeni dikiler mevsim çiçekleri gördüm…
Deniz kıyısında köpük köpüğe yuvarlanan, dalgalar gördüm…
Dalgalarla çığlık çığlığa oynaşan, martılar gördüm…
Tepemde kaynaşan bulutlar, gördüm…
Otomobilin arka canımdan bana gülümseyen, çocuklar gördüm.
Kendilerini trafiğe kilitleyip mutsuz olanlara inat, çok mutlu oldum!
Fark ettim ki, insanlar tarafından görülmeyi bekleyen nice güzellikler var çevremizde.
***
Bir de Ohan Veli şiiri dolaştı ki dilime, sormayın. Bağıra bağıra söylemek geldi içimden. “Deli” derler diye bütün camları kapatıp kendime söyledim:
“Tüyden hafif olurum böyle sabahlar,
“Karşı damda bir güneş parçası,
“İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;
….
“Sanırım ki, günler hep güzel gidecek;
“Her sabah böyle bahar…”
***
Artık benim hiç acelem yok. Ama belli ki sizin hâlâ çok aceleniz var…
Hâlâ bir yerlere koşuyorsunuz…
Bir şeylere yetişmeye çalışıyorsunuz…
Devamlı gaza basıyorsunuz…
Sinyalsiz şerit üstüne şerit değiştiriyor, kilitlenmiş trafikte bir araba boyu fazla gidebilmek için, türlü cambazlıklar yapıyorsunuz.
“Acele giden, acele gider” demiş, atalarımız…
Biraz yavaş birader: Ölmek için aceleniz ne?


