“Şişmanlık sıhhattir”
Zaman değişiyor. Zamanla birlikte kanaatlerimiz, algılarımız, kabullerimiz de değişiyor...
Meselâ, eskiden zayıflık sorundu, şimdi şişmanlık sorun...
Oldukça zayıf bir çocukluk geçirdim. Anneciğim de bunu hep sorun yaptı. Beni şişmanlatmak için yedirmediği yemek, içirmediği içecek kalmadı. Önüne gelenden kilo yapıcı yiyecek-içecek listesi alır, hepsini üzerimde denemeye çalışırdı.
Kimden öğrendi bilmiyorum, ama bir ara aç karnına öyle bir karışım içirmeye başladı ki, zaman içinde feryada başladım.
Düşünün: Sabah kahvaltısı öncesinde anneniz elinde kocaman bir bardakla tepenize dikiliyor: “Hadi iç bunu...”
İçinde ne olduğunu merak ediyorsunuz. Ne yok ki? Kendi ineklerimizden sağılan taze süte katılmış taze yumurta sarısı, taze tereyağ ve bir çorba kaşığı deli bal...
Her sabah bu karışımı dayar, itirazlarıma aldırmadan sonuna kadar içirirdi.
Uyanır uyanmaz bunu içme kaygısı tüm benliğimi sarardı. “İçmeyeceğim işte-içeceksin işte” tartışması bazen dakikalarca sürerdi.
Sonunda o galip gelirdi tabii. Lezzeti kötü olmayabilir, ama nedense o karışımı içmekten nefret ederdim. Bazen yarısına kadar içer, annemi kollayıp görmediği bir anda gerisini döşeme aralığından dökerdim.
Benim iyiliğim içinmiş, çok zayıfmışım, içmezsem büyüyemez mişim...
Sık sık da tombiş çocukları örnek gösterir, beni sinir ederdi (seni çok seviyorum anneciğim, yaşasan da keşke her gün sinir etseydin).
Kolay değil, beş kızın üzerine gelmiştim. Annemin kıymetlisiydim. Evde prens muamelesi görürdüm. Tabii bu ilgi ablalarımı delirtirdi. Hey gidi günler!
O günler, “Bir dirhem et bin ayıp örter” görüşünün hâkim olduğu günlerdi. Zayıf kızları “sıska” ya da “çırpıbacak” diye tanımlarlar, gelin almak istemezlerdi. Gelinin birazcık tombulu makbuldü.
Ayrıca da şişman insanlar farklı bir saygı görürdü. Devlet adamının şişmanı makbuldü: “Koltuğunu dolduruyor” derlerdi. “Zengin göbeği” diye de bir deyim vardı. Gerçekten de tanıdığım zengin amcaların çoğu göbekliydi. Tesadüf mü, yoksa paranın göbekle bağlantısı var mı, bilemeyeceğim.
Gün oldu, devran döndü ve kilolar başa belâ sayılmaya başlandı.
Gelsin rejimler, sporlar, zayıflama hapları, perhizler, botokslar, detokslar, mide küçültme ameliyatları, televizyon programları, zayıflatıcı eşofmanlar, vs... Öyle bir zayıflama macerası ki, bazıları ölümle dahi bitebiliyor...
Sözün burasında, moda deyimle, “nostalji” yapıp meşhur 150’liklerden Refî Cevat Ulunay’ın (1890-4 Kasım 1968), “Şişmanlığa dair” başlıklı Haziran 1948 tarihli yazısını paylaşmak istiyorum. Ramazan-ı mübarekte dudaklarınıza bir tebessüm kondurabilirsem, ne mutlu bana...
“Şimdi” diyor, Ulunay, “her şeyin iyisi Amerika’da çıkıyor. Demek oluyor ki, bir memleket bir kere terakki (ilerleme) yoluna girdi mi, her cephede ilerleyiş atbaşı gidiyor (o tarihte, 350 kiloluk bir Amerikalı meyhaneci “Dünyanın en şişman adamı” seçilmiş ve gazetelerde bol bol fotoğrafları yayınlanmıştı).
“Şişmanlığı marazi bir hal (hastalık) tasavvur edenler var. Tamamiyle yanlış bir fikirdir; zayıflığın marazi bir hal olmasını anlarım, fakat şişmanlık bence sıhhat demektir (bugünkü telâkkinin tam tersi).
“Şişman fazla yürüyemezmiş, şişman koşamazmış, şişman spor yapamazmış. İnsanlar fazla yol yürümekle mükellef değildirler ki... Fazla yol yürümek develere, rahvan beygirlere, dayanıklı katırlara düşen bir vazifedir; insanoğlu bir yere gideceği zaman bunlara biner. Koşmak da böyledir: Bir insanın kendini koşturacak vasıtalara başvurmayıp da at gibi koşması kadar lüzumsuz ve gülünç bir hareket tasavvur olunur mu?
“Şişman adamlarda ters, lânet adamlara hiç rastlamadım. Şişmanlık nasıl servetin, refahın, sıhhatin, zevkin sembolü addediliyorsa; zayıflık da inadına fakiri, hastalığı, hüznü remzeder (işaret eder). Dükkânlarda peşin satanla, veresiye veren resmine bakınız (eskiden dükkânların en görünür yerine bu resim asılırdı): Peşin veren, gerdan gerdan altında, karnını dizlerine oturtmuş, bacak bacak üstünde fosur fosur nargilesini içiyor. Veresiye veren, gözler patlak, renk sapsarı, içinden sıçan çıkan boş, kapısı açık kasanın yanında saçını başını yoluyor. Hülâsa, insanoğlu yemek için yaşıyor vesselam!”
Bu kadar da olmaz dedirtecek başka bir yazıyı yarın paylaşmayı düşünüyorum.


