Sanatçı kaçışı
Meşhur Hollandalı ressam Van Gogh’un neden kulağını kesip doğum günü hediyesi olarak sevgilisine gönderdiğini, azar azar anlamaya başlıyorum galiba.
“Normal” insanlar renklerle, kelimelerle, notalarla oynamaz; bunlar “anormal” insanların harcıdır. Anlayacağınız her “sanatçı” biraz delidir!
Sanatlarında bir türlü istedikleri kıvamı yakalayamadıkları için, sürekli ihtilâçlar içinde kıvranırlar. Akıbet depresyona sürüklenirler.
Çalkalanan ruhlarını, dalgalanan iç âlemlerini, fırtınalar altında sarsılan hayatlarını bastırmaya çalışmaktan yorgun düştüklerinde, kendilerini salarlar.
Bu da onların cinnet halidir: Necip Fazıl, “Cinnet Mustatili”ni boşuna yazmamıştır.
Van Gogh, işte böyle bir cinnet hali içinde kulağını kesmiş, sevgilisine doğum günü hediyesi olarak göndermiştir.
Leonardo da Vinci de, Mona Liza’yı, büyük ihtimalle benzer bir cinnetin perçesinde (La Gioconda veya La Joconde olarak da bilinir) iken resmetmiştir.
Hele de Fransız ressam Kont Henry de Toulouse-Lautrec: Fransa’nın asil ailelerinden birine mensup oluşuna bakmadan, delice bir hayat sürmüş, Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) isimli batakhanede yaşamayı, şatosunda yaşamaya tercih etmiştir.
Sanırım sanatçılar sürekli bir “kaçış” içindedir!
****
Çok tanınmış bir yazar, bir gün bana (gözlerindeki nemi saklamaya çalışarak) şöhretin bedelinden yakınmış, hattâ bazı haklarının gasp edilmesinden söz etmişti...
İçinin acıdığını hissetmiştim. Benim de içim acımıştı. Aynı zamanda da çok şaşırmıştım. Çünkü karşımda neredeyse ağlayıp hayatından yakınan insan oldukça güçlü, bir hayli etkili, çevresi geniş, dostları arkadaşları bol, sevilen, sayılan bir insandı: Adamakıllı da “meşhur”du.
Yani çoğumuzun yerinde olmak isteyeceğimiz bir konumdaydı. Fakat o an çok çaresiz ve mutsuz görünüyordu.
O gün değil, ancak yıllar sonra yazarımızın mutsuzluğunun ve çaresizliğinin sırrını çözdüm. O salt kendisi olduğu için sevilmek istiyor, fakat hayata katkılarından dolayı seviliyordu...
Kendisine değil, hayat görüşüne saygı duyuluyordu. Kişiliğinden ziyade, işlevi benimseniyordu. O ise “kendisi” olmak istiyordu: Sevilecekse öyle sevilmeli, öyle sayılmalı, öyle benimsenmeli, herkes kadar “hata” hakkı olmalıydı.
Hâlbuki insanlıktan çıkarılmış, sevenleri tarafından “insanüstü bir varlık” konumuna yüceltilmişti. Dolayısıyla hiçbir “hata” payı kalmamıştı.
Sürekli “doğru düzgün” olmak zorundaydı...
Doğru düzgün giyinmek (Biraz uçuk bir kıyafet taşımaya hakkı yoktu), doğru düzgün konuşmak (boş söz söyleyemez, gevezelik edemezdi), yemeğini doğru düzgün yerlerde yemek zorundaydı (ayakta yiyemezdi).
Formel bir yaşam sürmeye mecburdu kısacası; azıcık “çocuk” olmak, azıcık “deli” olmak, “çocuk” ve “deli” olup, yerine göre azıcık dağıtmak hakkı yoktu.
Mesela, oturduğu sitede bisikletle tur atmasını yakıştıramazlardı...
Motosiklet kullanmaya kalkışmasını yargılarlardı...
Eşofmanla koşsa, çevre tarafından yargılanırdı....
Oğlu ya da torunuyla çimlerin üstünde güreş tutsa, “çocuklaşmak”la suçlanırdı. Üstelik çocuk olduğunu bağırsa bile inanmazlardı.
Oysa insan ne kadar “çocuk” olursa, o kadar yazar olur! Çünkü çocuk olmak kirlenmemek, temiz kalmak, saf olmaktır!


