Önce yürekler yanmalı
Bazen bunalırsınız. Çözümsüz problemlere yüreğiniz dolaşır, hiç kurtulamayacağınızı, çözümsüzlükte yitip gideceğinizi düşünür, karamsarlığa düşersiniz…
O an dua vaktidir: “Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu” buyurana el açıp, aczinizle birlikte problem ve sıkıntılarınızı tüm teferruatıyla arz etme vakti…
O var ki, umutsuzluk yok! Çare O’dur, çözüm O… Bu yüzden, Müslümana asla umutsuzluk yakışmaz. Çünkü, musibetten bile rahmet çıkacağını bilir.
Hz. Yusuf’u kuyuya attıklarında, onun için her şeyin bittiğini düşünenler, bir süre sonra Mısır’ın en önemli kişisi olarak ortaya çıktığını görünce, kim bilir nasıl şaşırmışlardı!
Hz. İbrahim’in, günler sonra gülümseyerek ateşten çıktığı Nemrud’a söylendiğinde, kim bilir nasıl saçını başını yolmuş, duyduklarına inanmak istememişti!
Kur’an-ı Kerim bize bu kıssaları boşuna anlatmıyor.Ve Erzurumlu İbrahim Hakkı, boşuna, “Hak şerleri hayreyler/ Zannetme ki gayreler/ Ârif anı seyreyler/ Mevlâ görelim neyler/ Neylerse güzel eyler” demiyor.
Gün doğmadan neler doğar: Elinizden geleni yapın ve rahmetin tecellisini bekleyin. Tıpkı Arakiyeci (keçeden takke yapan) İbrahim Ağa gibi…
***
İstanbul’un Topkapı semtinde, sur dışında, eski Edirne yolu üzerinde, 1591’de (Sultan Üçüncü Selim zamanı) yapıldığı sanılan bir cami var: Arakıyeci İbrahim Ağa Camii (Takkeci Camii, yahut İbrahim Çavuş Camii olarak da bilinir)…
Camii yaptıran Arakıyeci İbrahim Ağa, eski İstanbul’un Topkapı’sında yaşayan bir garibandı. Kendisi ne kadar fakirse, gönlü o kadar zengindi. Ördüğü takkeleri, serpuşları çarşı pazar dolaşarak satar, karısıyla birlikte zar-zor geçinirdi. Zar-zor geçinirdi ya, yine de ebedi bir emeli, bir büyük hedefi vardı: Surların kıyısına bir cami yaptırmak istiyordu...
Hep bunu konuşuyor, bunun hayalini kuruyordu. Hangi parayla cami yaptıracağını soran ve büyük emelini alaya alan tanıdıklarına ise, şu cevabı veriyordu: “İhtimaldir padişahım, belki derya (deniz) tutuşa!” (Denizin yanması bile ihtimal dahilindedir).
Kadir gecesi, Şah-ı Nakşibendi rüyasına girdi ve hemen Bağdat›a gitmesini emretti. Sebebini düşünmek, gönül ehlinin işi değildir: Onlar ihlâs ile buyruğa koşarlar.
Arakiyeci İbrahim Ağa da öyle yaptı. Hemen o gün Bağdat yoluna düştü. Bin türlü zahmetten sonra şehre girdi. Yorgundu, bitkindi ama ümit doluydu. Hanın avlusundaki tahta peykeye kıvrıldı. Gözlerini kapatmak üzereyken, yaşlı hancı dikildi başına: Neden geldiğini sordu.
Rüya üzerine İstanbul’dan kalkıp Bağdat’a geldiğini duyunca da kahkahalarla güldü: “Hay akılsız! Hiç rüyaya ümit bağlanıp bunca zahmete girilir, bunca masarıf yapılır mı? Ben dahi geçenlerde bir rüya gördüm. Rüyama giren nur yüzlü bir ihtiyar: ‘İstanbul’a git, Topkapı’daki kulübesinde Arakiyeci İbrahim Ağa diye biri yaşar, onu bul, odunluğunda bir küp Bizans altını gömülüdür, al keyfince yaşa’ dedi. Ama rüya ile amel edilmez dedim, hiç üstünde durmadım.”
Hancıyı dinlerken, Arakıyeci İbrahim Ağa’nın gözleri parlamış, tüm yorgunluğu geçmişti. “İşte şimdi derya tutuştu!” diye düşünüyor, tatlı tatlı gülümsüyordu.
Gece demeden, gündüz demeden, yağmurdu, güneşti dinlemeden İstanbul’a döndü. Evinin odunluğunu kazdı. Altın dolu küpü topraktan çıkardı. Camiini yaptı.
“Arakıyeci İbrahim Ağa Camii”, halis niyetle istemenin yanında sabrın ve sebatın mükâfatı olarak hâlâ duruyor.
***
Eğer imkânlarınızı, hattâ dünyanızı aşan büyük hedefleriniz, kalıcı emelleriniz varsa...
Eğer sizi hedefinize ulaştırıp emellerinizi gerçekleştirecek sabra, sebata, ihlâsa, gayrete sahipseniz...
Ve eğer bu uğurda bazı çilelere, dertlere, yorgunluklara, güçlüklere, sıkıntılara katlanmayı göze alabiliyorsanız...
Korkmayın: Bir gün rahmet tecelli eder ve hedefinize ulaştırılırsınız.


