--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Neler yıktık?

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Rahatça söyleyebilirim ki, tarihinde övünebileceği çok şey olmasına rağmen, övünmek şöyle dirsin, hatta dövünen başka bir millet yoktur!
Şöyle bir düşünün bakalım, kaç âbide, kaç “âbide insan” hatırlayacaksınız?
Saymakla bitiremeyeceğinizden eminim. Ne çare ki reddettik! Yokmuş gibi yaptık! Türkiye’yi bin yıllık geçmişinden koparıp, doksan seneye hapsettik. Tabiatıyla tökezledik! Özgüvenimizi yitirdik. O kadar ki, “Biz adam olmayız” sözünü dillerimize pelesenk edip kendi kendimizi sürekli aşağıladık.
Kısacası “redd-i miras”(geçmişi reddetmek) bu milletin özgüvenine mal oldu?
Bu öyle bir “redd-i miras”tır ki, alfabeden başlar, kılık kıyafette çıkar…
Ama orada da bitmez: Şehir, hatta köy isimlerini değiştirmeye kadar gider.
Mevsim isimleri, ay isimleri, gün isimleri, saat, takvim, vesaire…
Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlardan aldığımız meşhur “Goben” zırhlısının “Yavuz Sultan Selim” olarak değiştirilen ismini, “Cumhuriyet Türkiyesi” bir kez daha değiştirir ve “Sultan Selim”i çıkarıp “Yavuz”u bırakır.  
Amaç, hiçbir padişahın hatırlanmaması…
Söyler misiniz bunlar hangi derdimize deva oldu? Meclis kürsüsünden II. Abdülhamid’e ve Sultan Vahideddin’e yapılan hakaretler hangi problemlerimizi çözdü?
Burada izninizle Fransız yazar Claude Ferrere’­den konuyla ilgili hayret uyandıran kısa bir değerlendirme aktaracağım:
“Size tuhaf bir şey söyleyeceğim: Günümüzün cumhuri­yetçi Türkleri, kendilerini Bayezid’in torunları değil de Timur’un torunları sayıyorlar. Cumhuriyet donanma­sında bir zırhlı var: Almanların eski ‘Goben’ Zırhlısı... Bu gemi­nin adını değiştirmek ve millî bir isim vermek gerekti. Çok haklı olarak ‘Yavuz Selim’ adı teklif edildi. Ama Çankaya Hükûmeti buna razı olmadı. Kısaca ‘Yavuz’ denmesini uygun buldu. Osman’ın (Osman Gazinin) kanı, Ankara’­daki adamlar için tarihten silinmesi gereken, nefret edile­cek bir şey hâline geldi. Tahripkâr ve zalim Cengiz’le Ti­mur; sayısız saraylar yaptıran, mabetler inşa ettiren, yol­lar açan, bunca eyaleti Türk topraklarına katan hü­küm­darlara (padişahlara) tercih edilmektedir... Cumhuriyet Türkleri, cetlerinin mirasını hor görmeye baş­ladılar.” (Claude Ferrere, Türklerin Manevî Gücü, s. 1987 v.d.)
Yabancıları bile dehşete düşüren bu “redd-i miras”, sa­dece kişilere münhasır kalsaydı, belki tahribat bu seviyede olmayacaktı. Hazin ki, aşiretten beylik, beylikten devlet çıkaran ve devleti en az 500 sene cihanın üçte birine hâkim kılan temeller de tahrip edildi.
Âkif’in hicranla dile getirdiği gibi, “inkı­lâp ümmetinin şanı, yakıp yıkmaktı.” “Eski” adına ne varsa yerle bir edilmeliydi ki, enkazın üzerinde yeni bir devlet kurulabilsin!
Yeni devletin telâkkileri gibi insanları da “modern” olacaktı. Avrupa örnek alınacaktı... Onun gibi giyinecek, onun yazı­sıyla yazacak, kendi kültür kaynaklarımıza sırt çevirip tarihi­mizi inkâr ederek onun kaynaklarına yönelecektik. Papa’­nın teklifini kabulle Hıristiyan olmadığı için Fatih’i kına­yacak, Yavuz’u “kanlı katil” ilân edecek, Sultan II. Abdülhamid’e “Kızıl Sultan”, Sultan Vahideddin’e “vatan haini” diyecek, bütün tarihi “hane­dan tarihi” ilân edip kendimize Etilerden, Sümerlerden, Moğollardan ec­dat arayışına çıkacaktık.
Vesikalar, vakıalar önemsizdi. Nazarlarında tarih, bir ilim değil, bir sanattı. Objektif olunmasının önemi yoktu. “Sa­dece millî olmalı”ydı. Bunun için de “dinî” unsurlardan ayıklanması gerekiyordu. Yani geçmiş reddediliyor, yok ediliyor, “yok”un üzerine geleceği inşa etmek gibi imkânsız bir hayalin peşinde koşuluyordu.
Bu uğurda neler yapıldığına yarın bakalım...

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle