Mekke fethinden ilhamlar
Noel yaygarasından başımızı kaldırıp pek idrak edemiyoruz, ama bugünler Mekke Fethi günleridir. Kısaca hatırlamakta ve ilham almakta fayda var…
Biliyorsunuz, Resul-i Âlişan Aleyhisselat-u Vesselâm Efendimiz, türlü işkence, zulüm ve ambargolardan sonra, nihayet doğup büyüdüğü Mekke’den de çıkarılmış, o zamanki adı “Yesrib” olan Medine’ye göçmek (Hicret) zorunda bırakılmıştı…
Düşünün ki, o Son Peygamber’di… Gerçekti, doğruydu, haklıydı. Ama kalabalıklar Ebucehil’in, yani hatanın, günahın, yanlışın yanında yer almıştı.
Takipçilerinden kurtulmak için Sevr Mağarası’a sığındılar. Efendimiz’i yakalayacak olana Ebucehil’in vaat ettiği maddi menfaatle gözleri kararmış takipçiler mağaranın ağzına kadar gelmişlerdi. Konuşmaları içeriden duyuluyordu.
Hz. Ebubekir endişelenmişti. Efendimiz, sevgili yoldaşını bir âyetle ile teselli etti: “Korkma ey Ebubekir, Allah bizimledir!”
Müşrikler Mekke’de bayram ediyor, Müslümanlar için her şeyin bittiğini, bir daha asla Mekke’ye dönemeyeceklerini sanıyorlardı.
Öyle olmadı. Resul-i Âlişan, gidişinden sadece sekiz sene sonra geri döndü. Mekke’yi fethetti.
Bundan çıkardığım ders şu: Her gidiş bitiş değildir!
***
Resul-i Âlişan Efendimiz’in, fetihten sonra Mekke’ye girişi siyer kitaplarında uzun uzun anlatılır.
Siyer kitaplarındaki tasvirlerden anladığımız kadarıyla, Resul-i Ekrem Efendimiz, mübarek sakalı, “bindiği hayvanın yelesine değecek kadar” başını eğmiş, muzaffer bir komutan azametiyle değil, âdeta mazhar olduğu şereften mahcup bir “kul” kimliğiyle Mekke’ye girmiştir.
Hz. Ömer’in, Selâhaddin Eyyübi’nin, Yavuz Suiltan Selim’in Kudüs’e girişleri ile Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’a girişi, aynı minval üzeredir.
Beden dillerinde, tüm insanlığa, gururdan arınma mesajı vardır: “Ben almadım, Rabbim verdi” idraki, bu mesajın özünü teşkil eder.
Bugün “ben ben” diye göğsünü yumruklayan “dindar”ların kulakları çınlasın!
***
Resul-i Alişan Efendimiz, “beriki”ne (kendisi gibi inananlara ve yaşayanlara) sevgi-şefkat dolu, “öteki”ne (farklı yaşantıya) ise toleranslı ve alabildiğine müsamahakâr bir şahsiyet... Hoşgörü bahsinde tam bir zirve: Son derece iyiliksever ve bağışlayıcı bir Peygamber...
Mekke fethi tamamlandığı zaman, vaktiyle kendisini Mekke’den kovan insanları bir yere topladı ve sordu: “Şimdi size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?“
Normalde düşmanlarından intikam alması gerekiyordu. Çünkü ona her türlü zulüm ve baskıyı yapmışlardı…
Namaz kılarken başına çürük işkembe atmış, geçeceği yollara çukurlar açıp öldürmeye çalışmış, taşlamışlar, ambargo koymuşlar, nihayet doğduğu ve çok sevdiği Mekke’den kovmuşlardı… Ama artık o devir tarihe karışmıştı…
Yeni devir Müslümanların devriydi. Efendimiz’in eline intikam için fırsat geçmişti. Kendisine ve arkadaşlarına zulmeden düşmanlarına dilediğini yapabilecek durumdaydı. İsterse öldürür, isterse süründürürdü! Ama o sadece affetti.
Yüreğini onun yüreğine kilitlemiş Sultan Alpaslan (Malazgirt Zaferi) ve Yıldırım Bayezid (Niğbolu Zaferi) gibi komutanlar da aynı şekilde davranacak, esirlerine insanca muamele edecek, bir süre sonra da serbest bırakacaklardı.
Çıkardığım ders: Müslüman, intikam sevdasıyla hareket etmemeli!
Kısacası şu: Yeni yılda yürek pusulamızın kıblesini yeniden ayarlamamız lâzım!


