--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Keşfedilmeyi bekleyen huzur atmosferi: Komşuluk

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Aşure günlerindeyiz ya, her televizyon kanalı bugünlerde aşure tarifi veriyor...

Şu kadar buğday, şu kadar kuru incir, kuru üzüm, ceviz, fıstık, v.s...

Benim aklımda başka bir tür “aşure” var...

Bir tutam dostluk...

Bir tutam kardeşlik...

Bir tutam müsamaha...

Bir tutam ilgi...

Bir tutam tebessüm...

“Sevgi” tenceresine konur...

“Aşk” ateşinde kararınca pişirilir...

“Komşuluk” tabaklarına bölüştürülüp komşulara ikram edilir.

Biliyorsunuz, aşurenin özünde paylaşım var: Rivayete göre Hz. Nuh, Büyük Tufan’dan sonra karaya ayak bastığında, elinde kalan son malzemelerle bu tatlıyı yapmış, Nuh’un Gemisi’nde kim var kim yok bu tatlı ile karın doyurmuştur.

Hayatın tadı paylaşmayla çıkar...

Paylaşacağımız ilk insanlar ise komşularımız olmalı...

Gazetelerle televizyonların sürekli dayattığı olumsuz gündemden sıyrılıp, bir tabak aşure eşliğinde komşuluğu yeniden keşfe çıkma zamanıdır.

Çünkü hepimiz yaman bir yalnızlaşma içindeyiz! 

İyice bireyselleştik. Birbirimizden iyiden iyiye koptuk. Sevgisiz, dayanışmasız bir topluma dönüştük! 

“Komşuluk” dediğimiz geleneksel huzur atmosferini yitirdik. Avrupalılara benzedik. Bu da bize pahalıya patladı. 

Hâlbuki Osmanlı ceddimiz komşuluk konusunda mükemmeldi. Ayrıca da çok konukseverdi. Evler bile buna göre planlanır, buna göre döşenir, komşuların ve misafirin rahat etmesi için ne mümkünse yapılırdı. (“misafir odası” alışkanlığı o günlerden kalmadır)

“Ayda yılda bir gelen misafire göre ev mi döşenir” demeyin; çünkü Osmanlı evlerinde arada bir değil, hemen hemen her gün misafir ağırlanırdı.

Bu biraz da ulaşım imkânlarının sınırlı olması sebebiyle bir zorunluluktu. Çünkü Kadıköy’den ya da Avcılar’dan İstanbul’a gelene kadar zaten akşam olur, bu yüzden misafir ister istemez yatıya kalırdı...

Tabii sırf bu zorunluluktan dolayı yatıya kalınmazdı. Osmanlı insanı gerçekten misafirperverdi ve misafirin yatıya kalması için ısrar ederdi. Bundan zevk alırdı. Hatta biraz yakın akrabalar haftalarca konuk olurlardı.

Osmanlı insanı, dini inançlarını salt “din” olarak değil, hayat tarzı olarak yaşardı. Daha özet bir deyişle, dini hayata geçirmişti. Konukseverlik de, kaynağı din olan bir hayat tarzıydı... 

Bu konuda rahmetli büyük amcamın rakipsiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü her şeyini paylaşırdı. Elinde olanın bir kısmını vermekle kalmaz, bazen tümünü verirdi. Bu yüzden zaman zaman darlık çeker, büyük halamın söylenmesine sebep olurdu.

Fakat rahmetli büyük amcam, Osmanlı geleneklerini yaşayıp yaşatma konusunda kararlıydı. İşe gitmediği günler, bizim evin yola bakan cephesine oturur, gelip geçeni kollardı...

Bir yabancı görür görmez de ayağa kalkar, hürmetle selâmını alır ve yemeğe buyur ederdi. Hatta bazen zorla alıkoyar, sofra kurdururdu. 

Kendisi daha önce yemiş olsa bile, konuğuna saygıdan dolayı onunla birlikte sofraya oturur, yer gibi yapardı.

Ardından, “Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı var” diyerek cezveyi ocağa sürer, acı kahveler karşılıklı höpürdetilirken, sohbet koyulaşırdı. 

Bu derin konukseverlikte, büyük amcamın yalnızlığının ne kadar rolü olduğunu bilmiyorum, fakat sebep ne olursa olsun, Osmanlı geleneklerinin gereği olan konukseverliği biraz da abartarak yaşatması hâlâ çok hoşuma gider.

 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle