Kaybolmuş mektuplara gecikmiş cevaplar
Hamdolsun ki okuyucularımla diyaloğum hiç kesilmiyor. Lâkin bazen fark etmediğim mektuplar oluyor. Bilgisayarımın bir köşesinde kalıyor. Tesadüfen gördüğümde ise bazen üzerinden aylar, bazen hatta yıllar geçmiş oluyor.
Fakat büsbütün cevapsız bırakmaya gönlüm elvermediğinden, okuyucularımın affına sığınarak, bir şekilde unutulmuş bazı mektuplara bugünlerde cevap vermek istiyorum.
Bunlardan ilki İstanbul’dan Asiye Hanım’a ait: Fakat yazdıkları oldukça ağır. Yerli-yersiz, hepimize itham var. “Söylediğin söz doğru olsun, ama her doğruyu söylemeye hakkın yok” kaidesince, mektubu biraz yumuşatarak aktarmam lâzım…
Müslümanın Müslümana eleştirisi de “Müslümanca” olmalı diyelim ve Asiye Hanım’ın mektubuna gelelim…
“24 yaşındayım. Farklı görüşlerden yüzlerce kitap okudum. Yıllardır Milli Görüş teşkilatlarında çalıştım. Şimdi Ak Parti’nin bayanlar komisyonundayım. Arkadaşlarımla da konuşuyoruz. Yaşantımızda bir eksiklik var. Asr-ı Saadet de yapılan en önemli şeyi yapmıyormuşuz gibi, ama onun ne olduğunu bulamıyoruz.
“Mesela sizler, mesela ekran hocaları… Anlatılan bir ahlaki kıssa… Yabancı seyyahlardan bir Osmanlı hatırası… Komşu hakkı… Fıkhi meseleler… Bunlardan önce, konuşulması gereken başka şeyler varmış gibi…
“Geçenlerde ‘… Platformu” konferansına gittim. Arkadaşlarla ortak görüşümüz: Sakallı abinin sesini inceltip kibar olmaya çalışmasının dışında hiçbir bilinmeyen şeyin söylenmediği yolunda… Hatta şimdi söylememe gerek yok, ama birkaç yanlış yorum bile yaptılar.
“Tamam, bunlar olmalı. Ben de katılıyorum. Ama bir sonuca ulaşılamadığının farkında mısınız? İslami gelişim diye gösterilen şey şekilden ibaret. Dilden kalplere inmiyor.
“Hocam ağır olmasın. Ama şu an içinde bulunduğumuz tempolu çalışmalar sanki midemi bulandırıyor.”
Ne diyeyim ki, Asiye Hanım? İçimden geçenleri sansürsüz söylesem zülfiyare dokunacak, bir sürü düşman kazanacağım. Susup otursam, “gönül razı değil”! Durumum, “Aşağısı sakal, yukarısı bıyık!” durumu.
Dinin zaman zaman “Show” malzemesi yapılması, beni de fena halde tedirgin ediyor. Ah şu ekran hocaları (hadi bazıları diyelim)! Bilinen kıssalara, yaşanmış hayatlara renk ve gözyaşı katarak döndüre döndüre anlatıyorlar. Dinin özüne ilişkin olmayan bir sürü teferruatın içinde hem boğuluyor, hem de boğuyorlar. Bu ülkede cehalet kuyusunda boğulmaya gönüllü ne çok insan varmış meğer! Sanki din ortadan kalktı, geriye dua ve menkıbeler kaldı!
Bazı belediyelerde “Ramazan etkinlikleri” adı altında “vur patlasın çal oynasın” türünden programlar yapılıyor. Bu arada, İslâm’ın özüne ilişkin bir şeyler söyleyebilecek kapasitesi olan hocalarımız ise “reyting canavarı”nın kurbanı oluyor. Birkaç program sonra ekranlardan uzaklaştırılıyorlar.
Bize, “Cehalet Çağı”nı “Asr-ı Saâdet”e çeviren “Yürek İnkılâbı”nı yeniden ihya ve inşa edecek bir “diriliş nefesi” nefesi lâzım. Ne var ki “vaziyeti idare” etmekten öte geçemiyoruz. Zaten İslâm dünyasının “hal-i pür melâli” da bunun delili…
Bakın ne diyeceğim: “Oluşmasını istediğiniz” ortamı siz oluşturun. Kalabalıklara boşverin, yanınızda kimler varsa onlarla birlikte yola çıkın. Yoksa “Dışarıdan gazel okumak kolay” ithamına çarpılırsınız. Var mısınız?
Mehmet Yıldırım;
“Öncelikle saygılarımı sunarım. Bugünkü yazınızı okurken kendimi bir anda 12 yaşında ve 6. sınıfta kütüpanede kitabınızı okurken hissettim. Sunguroğlu serisini 6. sınıfta 12 yaşındayken okumuştum. Hâlâ da etkisindeyim. Kahraman ecdadımın yaptıklarını saygıyla anıyorum. Hocam, böyle bi kitap yazdığınız ve bizlere ulaştırdığınız için Allah sizden razı olsun.
“Sizden biri ricada bulunmak istiyorum: Sunguroğlu serisini çevremde çok aramama rağmen bir türlü bulamadım. Mutlaka temin etmek ve şu anda büyümekte olan iki oğlum için saklamak istiyorum. Yardımcı olursanız çok mutlu olacağım.”
Şimdiye kadar temin etmemişseniz Nesil Yayınları’ndan isteyebilirsiniz. (0212 551 32 25).


