Hukuk ve adâlette kılı kırk yarmak!
“El adl-ü esas-ul mülk [devletin temeli adalettir]”
(Hz. Ömer).
Ulusalcılık derinden “moda” olmaya başladı ya, ulusalcılığı tarihle buluşturup sert sonuçlar çıkarma çabası da tekrar dirildi. Meselâ, “Keşke Osmanlılar Hıristiyan ve Yahudileri zorlayıp Müslüman yapsalardı, o zaman başımız bu denli derde girmezdi” şeklinde beyanlar var.
Ama Osmanlılar tabii ki böyle bir şey yapamazlardı. Öncelikle inançları, sonra da inançlarıyla bütünlenmiş vicdanları buna engeldi...
Kaldı ki, onlar “hüküm” icat etmiyor, Allah’ın verdiği hükümlerle âmel ediyorlardı...
Sanırım müsamahalarının kaynağı da, başarılarının sırrı da budur.
Herhalde Osmanlı ceddimiz, farklı inanç ve ırklara gösterdikleri toleranstan dolayı, günün birinde, torunlarının bir kısmı tarafından kınanacaklarını hiç akıllarına getirmemişlerdir.
Ama akla gelmeyen başa gelebiliyor.
Her neyse, konuya dönelim; Osmanlı ceddimizin hoşgörüsü malum: Farklı inanışlara sonsuz toleransı vardı.
O kadar ki, Osmanlılar, “öteki”ne ilişkin olarak, bugünkü çağdaş demokrasilerin belirlediği müsamaha sınırlarını bile zorlayan düzenlemeler getirmişlerdi.
Elbette ki bu anlayış İslâm’ın özünde yer alan anlayışın Osmanlı Devleti’ne yansımasıydı.
Biliyoruz ki, Kur’an’ın “öteki”ne bakışı, zorlamasız, baskısızdır. Bakara Sûresi 256. âyetinde buyrulan “Dinde zorlama yoktur” hükmü ile Yunus Sûresi 99. âyetinde buyrulan, “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (insanları asla zorlama) emri, Osmanlı uygulamasının kaynağını teşkil ediyor.
Peygamber Efendimiz (sav) de, tüm insanların Allah’a iman etmesini yürekten çok istediği ve bunun için yıllarca dua ettiği halde, kimseyi Müslüman olmaya zorlamamıştır.
Medine sözleşmesinin 25. Maddesinde şöyle deniyor: “Yahudilerin dinleri kendilerine, Mü’minlerin dinleri kendilerinedir.”
Necran Hıristiyanları ile yapılan sözleşme daha da açık: “Onların mallarına, canlarına, dini hayat ve uygulamalarına, hazır bulunanlarına bulunmayanlarına, ailelerine, mâbetlerine, az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şâmil olmak üzere, Allah’ın himayesi ve Resulüllah Muhammed’in zimmet’i Necranlı’lar ve onlara bağlı etraftakiler üzerine bir haktır. Hiç bir piskopos kendi dini vazife mahalli dışına, hiç bir papaz kendi papazlık vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiç bir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir.”
Âlişan Efendimiz’den sonraki uygulamalar da keza aynı çerçevede olmuş, meselâ Hz. Ömer’in Medain Hristiyanlarına verdiği taahhütte, “Hıristiyan dini üzere olanlardan hiç kimse istemeyerek Müslüman yapılmaya zorlanmaz” ilkesi yer almıştır.
Ashabdan Huzeyfe bin El-Yeman’ın Mah Dinar ahalisine verdiği emanda ise, “Dinleri zorla değiştirilmez, kendileriyle şeriatları arasına girilmez” kaydını koymuştu.
Bunlar ve benzeri hükümlerle uygulamalar Osmanlı’nın referansıdır.


