--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Hayvanat bahçelerini ve sirkleri kapatalım!

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Biliyorum, başlığa çektiğim teklif çoğunuza “uçuk” gelmiştir. Ama düşünün: Dağlarda ve ormanlarda özgürce yaşayan aslanları, kaplanları, maymunları, geyikleri kendi doğal ortamlarından, alışageldikleri iklimden, ormanlarından ve hatta ülkelerinden koparıp kafese kapatmak ya da “sirk” denilen mekânlarda hayvanlara fıtratlarına aykırı oyunlar yaptırarak insanları güldürmek zulüm değil midir? 

Bunlar canlı ve duyguları var: Üstelik kafese kapatmakla kalmıyor, bir de teşhir ederek, maskaralıklar yaptırarak (aslana kedi muamelesi çekerek) sırtlarından para kazanıyoruz.

Dünya bir süreliğine tersine dönse, hayvanlar insanları yakalayıp kafeslere koysalar, teşhir etseler, ormanda oynatsalar ne hissederiz? 

“Ama onlar hayvan” demeyin, inanın bana bazı hayvanlar bazı insanlardan daha az “hayvan”dır!

İşte tam da bu yüzden Seçuklu-Osmanlı terkibinde, yani kadim kültürümüzde “Hayvanat Bahçesi” kavramı yoktur…

Hayvanat (hayvanlar) doğal ortamlarında sevilmiş, çok kar yağıp aç kalma ihtimalleri belirdiğinde ormanlara-dağlara yiyecek bırakılmıştır…

Vahşi hayatı koruma babında kuş evleri, kedi-köpek kulübeleri, hayvan hastaneleri, hatta yaralı ve hasta kuşlara mahsus özel evler dahi inşa edilmiştir.

Bu evler arasında Bursa/Osmangazi’deki “Gurabahane-i Laklakan” (Düşkün Leylekler Evi) en bilinenidir.

Meşhur şairimiz Ahmed Haşim, Düşkün Leylekler Evi’ni şöyle anlatıyor:

“Bilmem Bursa’yı gezerken gördünüz mü? Haffaflar (ayakkabıcılar-terlikçiler) Çarşısı’nın ortasında bir meydan var. Bu meydan malûl hayvanların düşkünler yurdudur. Kanadı-bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar halkın sadakasıyla yaşarlar.”

Bizim kültürümüz hayvanları ve bitkileri “Allah’ın âyeti” ve “hayatın hikmeti” olarak görür. Bu kültürün mensupları bu sebeple tüm canlı varlıklara saygı ve sevgiyle yaklaşırlar. Avrupalılar gibi hayvanları kendi ülkelerinden ve hayat şartlarından kopararak şehre indirmez, alışık olmadıkları esaret hayatına sokmaz, kafeslere tıkıp teşhir ederek sırtlarından para kazanmazlar…

Bu yaratılana saygı duyan insanla, her şeye maddi menfaat açısından bakan insan arasındaki farktır…

Biri tümüyle maddidir, diğeri manevi, derin ve zengindir…

Bu yüzden Selçuklu-Osmanlı kültürü hayvanat bahçesi kurmamış, hayvanları kendi doğal ortamlarında beslemeyi tercih ederek bu konuda birçok vakıf kurmuştur.

Bu vakıflar ihtiyaç nasıl olduğunda (meselâ çok kar yağdığında ve vahşi hayvanlar yem bulamaz olduğunda) harekete geçip dağların, ormanların muhtelif yerlerine et-ot gibi gıda maddeleri bırakmıştır…

Amaç, kendi ihtiyacını karşılaması mümkün olmayan varlıkların yaşama hakkını koruyup “Allah’ın rızasına nail” olmaktan ibarettir.

Aynı mantıkla devlet yük hayvanlarının hakkını-hukukunu gözetmiş, dönem dönem vezirler “emirname”lar çıkarmış, hatta padişahlar “ferman”lar yayınlamıştır.

Bunların en meşhurlarından biri Sultan III. Murad’a ait bir fermandır ki, bugünkü dile aktarıp paylaşmak istiyorum…

“İstanbul kadısına hüküm ki: Hamalların taşımacılıkta kullandıkları at ve katırlara taşıyamayacakları miktarda yük yükleniyormuş. Hamallar kethüdasına buyurdum ki: Bundan sonra hiçbir at ve katıra taşıyabileceğinden fazla yük yükletmeyesin. At ve katırların beslenmelerine, nallarına ve semerlerine dikkat edilmesi için gerekli önlemleri aldırasın. Hiçbir hamala semtlere göre belirlenen ücretten fazla bir şey talep ettirmeyesin. Yakın semtlere ücreti az diye taşıma yapmak istemeyenleri ve belirlenen ücretten fazla bir şey isteyenlerin isimlerini diğerlerine ibret olması için yazıp bildiresin ki, gerekli ceza verilsin. Bu emrime uygun hareket eden hamallara da hiç kimse dokunmasın.”

Fransızların ünlü şairi Lamartine bu tür yaklaşımlardan aşağıdaki hükümleri çıkarıyor: 

 “Müslümanlar canlı ve cansız mahlûkatın hepsiyle iyi geçinirler… Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başıboş bırakılan veyahut eziyet edilen bu zavallı hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler. Bütün sokaklarda mahalle köpekleri için muayyen (belirli) aralıklarla su kovaları sıralanır; bazı Müslümanlar, ömürleri boyunca besledikleri güvercinler için, ölürken vakıflar kurarak, kendilerinden sonra da yem serpilmesini sağlarlar.”

Ne dersiniz, bir sonraki yazıda devam edelim mi?.. 

 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle