--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Hayatımız arabesk

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Garip bir hayat tarzımız var: Bazen “doğru” ile “yanlış” öylesine bir birine karışıyor ki, zamanla “yanlış”ı “doğru”, “anormal”i “normal” gibi görmeye başlıyoruz!

Mesela özel televizyonların garip garip yarışmaları, evlendirme programları, siyaset ve futbol tartışmalarındaki üslup hiç “normal” değil, ama bize “normal” gibi geliyor... 

O tür programlarda kullanılan yapay dil ve üslup son derece tiksindirici, çünkü ne doğallık var, ne lisan hâkimiyeti... 

Türkçe düpedüz ekranlar arasında katledilirken, biz koltuklarımızdan gülümseyerek seyrediyoruz: Yani suça iştirak halindeyiz...

Önce bu konuda birkaç söz etmem lâzım...

“Dil” (lisan) deyip geçmeyelim: Harfler, kelimeler ve hatta notalar toplumun karakteristik ögelerdir...

Başka bir deyişle, dil, alfabe ve mûsıki bir milletin toplumsal karakterinin dışa vurumudur...

Bunlar aynı zamanda mimariyle, edebiyatla ve sair sanatlarla bütünlenip bir “estetik anlayış” oluştururlar.

Meselâ Lâtin Alfabesi’ndeki harflerin yapısı, sivri ve köşeli kuleler serpiştiren Batı mimarisine uygundur...

Osmanlı’nın estetik anlayışı da tabiatıyla bir bütündür: Mimarisini yazısından, müziğini minyatüründen, ebrusunu çeşmibülbülünden ayıramazsınız.

Şunu demeye çalışıyorum...

Itri’nin bestesi (özellikle de tekbir), Süleymaniye’nin kubbesine...

İkisi birden sülus yazısına...

Üçü birden Fuzuli’nin “Su Kasidesi”ne (edebiyata)...

Dördü birden ecdadın resim sanatına (minyatürde perspektif yok diyenler, uzağı da yakın gören yüreklerin perspektifini kavrayamayanlardır)...

Minyatürdeki “tüm öncelikçi”lik anlayışı, Hammâmîzade İsmail Dede Efendi’nin “sultaniyegâh” bestesine...

Hepsi birden, Kur’an’ın insanı “eşrefi mahlûkat” sayan ve hayatı onun etrafında örgütleyen estetik anlayışına son derece uygundur.

Tanzimat öncesinden başlayarak gelen Batılılaşma süreci içinde, tümün parçaları olan alfabemizden, mimarimizden, musîkimizden, kısacası geleneksel sanatımızdan vazgeçmekle, sadece birkaç şeyden vazgeçmiş olmadık, muhteşem bir bütünlüğü de bozduk... 

O günden bu yana savruluyor oluşumuzda bu kopuşun rolü yok mu sanıyorsunuz? 

Var: Sohbetimizi, şiirimizi, nesrimizi, sevgimizi, sevincimizi inşa eden kelime sarayımızı berhava ettik! Kelimelere “hazine” (kelime hazinesi) denmesi, boşuna mıydı sanıyorsunuz? 

Kendimizi iki yüz elli kelimelik “sözcük” dağarcığına mahkûm ettik: Bu kadar az kelime ile “edebiyat” yapılamaz, doğru düzgün “köşe yazısı” bile yazılamaz. Hattâ güzel güzel kavga bile edilemez...

İçinden geçeni kelimelere dökmekten âciz olanların abuk-sabuk kavgalarına her alanda şahit olmamızın sebebi budur...

Karı-koca kavgalarından televizyon kavgalarına, oradan Meclis kavgalarına kadar, yapılan tüm kavgalarda dilin içinin boşaltılması yatar desem, inanın abartmış olmam.

Türkçe’yi yeniden öğrenmemiz lâzım sanırım. 

 

 

 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle