--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Güneş, Ay, sanat ve estetik

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Sinan’ın aşkı sonsuz olduğu kadar sonuçsuz, imkânsız olduğu kadar ihtiyarsızdır: O kadar ihtiyarsızdır ki, padişah adına olduğu için ister istemez “erkeksi” bir hava verdiği Süleymaniye Camii, içindeki duyguları yansıtmaya yetmemiş, 1548’de Üsküdar’da yaptığı Mihrimah Sultan Camii’ne, mimarlık tarihinde ilk kez “kadınsı” bir hava vermiştir (Camiin siluetini etek giymiş bir kadına benzetirler).

Buna rağmen Sinan’ın hâlâ söyleyecekleri vardır: Son sözünü yine Mihrimah Sultan adına Edirnekapı’da yüksek bir tepenin üstüne diktiği camide söyler…

Cami için seçtiği yer, o zamanın İstanbul’unda son derece ıssız bir tepedir. Sinan, camiin yalnızlığında, yaşlandıkça büyüyen yalnızlığını anlatmak ister gibidir.

Cami kapsama alanı olarak küçüktür (sadece 38 metre). Mihrimah Sultan da öyle değil midir? 

Cami küçüktür, ama Sultan’ın sade ve asil güzelliğini yansıtacak kadar da estetiktir. Tek kubbesinin üzerindeki 161 pencere (o tarihe kadar bu açıklıkta ve bu kalınlıkta bir kubbeye 161 pencere koymayı hiçbir mimar başaramamıştır) camii yaptıranın iç dünyasının aynasıdır: Berrak, ferah, temiz ve aydınlık...

Bânisinin adı gibi, “Mihr-ü Mah”…

“Mihr-ü Mah”, Farsça’da “Güneş ve Ay” Farsça’da anlamına geliyor. Sinan tüm ustalığını kullanıp güneşten ve aydan ibaret bu camii yapıyor. 

Malum: Cami, Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan adına yapılmıştır. Sinan, güneş ve ay kadar muhteşem, ama yine onlar kadar kendisine uzak muhabbetini zamanın sırrına sarıp bir yandan abideleştirirken, bir yandan da ebedileştirmiştir.

Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’ne günün her saatinde pencerelerden giren huzmeler camiin ortasında buluşup sarmaş dolaş olurlar. Güneşin durumuna güre yansıyan huzmelerin kıyamdan rükûa, rükûdan secdeye varışları enfes bir görüntü oluşturur. Işık huzmelerinin namazı, aynı zamanda camie “kadınsı” bir eda katar.

Rivayete göre, cami içindeki pandatiflerde ve minare kenarlarındaki uzun işlemelerde de Mihrimah Sultan’ın ayak topuklarına kadar uzanan saçları tasvir edilmiştir.

Yine rivayete göre, saltanat ailesinden gelmesi sebebiyle, Mihrimah Sultan Camii’ni çift minareli yapabilecekken, tek minareli yapması, onyedi yaşında Rüstem Paşa (meşhur Kehle-i İkbal Rüstem Paşa) ile evlendirilen kızın ruh yalnızlığını simgeler: Bu aynı zamanda mimarın da yalnızlığıdır.

Meslek aşkı insana neler de ilham ediyor! Yine de bu camiin en belirgin özelliği bulunduğu yerdir: Yeri itibariyle emsalsizdir. Sinan’ın bu ıssız (Edirnekapı o tarihte yerleşim yeri değildir, ama bir gün kalabalıklaşacağı hesap edilmiş ve orası seçilmiştir) tepeyi büyük bir özenle seçtiği anlaşılmaktadır. 

Bilirsiniz, her 21 Mart akşamı hem gece ve gündüz eşitlenir (Padişah kızı ile aralarındaki eşitsizliği protesto olarak da düşünülebilir), hem de güneş batmadan ay doğar.

Şimdi, Sinan’ın yaptığı camiin bânisinin “Mihr-ü mah” olduğunu ve bunun Farsça’da “Güneş ve Ay” anlamına geldiğini unutmadan hayal edin…

Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş batarken, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii’nin iki minaresinin arasından ay doğuyor (bazen olurmuş, ben izleyemedim)!.. 

Şayet bu gerçekse, Allah’ım, bu nasıl bir matematik dehâ, nasıl bir estetik anlayış, sonsuzla nasıl bir buluşmadır?

Bir kez daha anlıyorsunuz ki, ancak hayata sanat katabilen, estetik algısı yüksek milletler orijinali yakalayabilir ve sonsuza ulaşabilirler.

Biz böyle bir milletiz. Sanatımız “sonsuz aşk”ın adıdır! 

 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle