Fatiha ile saygı duruşu arasında kalmak
Sayın Başbakan’ın Atatürk mozolesi önünde “Fatiha” okuması alışılagelmiş bir şey değildi. Bu yüzden çoğu yazarlar ve haberciler ne diyeceklerini bilemediler. Muhalifler “laiklik”ten bahsederken muvafıklar “ne var bunda?” demeye getirdiler.
Aslında bunda çok şey var…
Buna “Fatiha ile saygı duruşu arasında kalmak” denir ki, hikâyesi hem uzundur, hem de acıdır. Kendi gerçeğini inkârdan başlar, Batı’yı körü körüne taklide kadar gider.
Şunu söyleyeyim: Neslimin ruh dünyası “Fatiha ile saygı duruşu” arasında bocalayarak şekillenmiştir. Bu çelişkiyi bizzat yaşayanlardan biriyim.
Mezarlıktan geçerken, ölülere “rahmet” okumayı öğrenmiş olarak ilkokula gitmiştik. İlkokulda ölülere “saygı duruşu” yapmayı öğrendik.
Her 10 Kasım’da beyaz yakalığı çıkarılmış kara önlüklerle okula gelir, saat 09.05’te, Başöğretmen Hikmet Bey’in emriyle hazırola çakılır, daha sonra seremoniye başlardık:
“Doktor doktor kalksana/ Lâmbaları yaksana!..
“Atam elden gidiyor/ Çaresine baksana!”
Ordan yıllar sonra İstanbul’dayım. Ordu Caddesi öğle üzeri tenhalığında. Kar sulu sepken serpiştiriyor. Nedense İstanbul’un üstüne bir ağırlık çökmüş: İstanbul sanki ölümü yaşıyor.
Yanımda çocukluk arkadaşım Pıtırık Ali. Aynı peltek ses tonuyla durmadan bir şeyler anlatırken, ben etrafı seyretmedeyim. Gönlüm eski İstanbul hasretinde, ama gözlerimde yeni İstanbul: Çirkinlikler dizboyu...
Kulağımda yarım saattir mızıka çalan sesin kesildiğini fark ediyorum birden:
“Niye sustun?” diye soruyorum, çocukluk arkadaşıma.
Dudaklarını büzüp, “sus” diyor.
Gözlerini diktiği noktada bir cenaze arabası. Garip... Garip olan milyonlarca insanın yaşadığı bu şehirde gördüğüm cenaze arabası değil, çocukluk arkadaşımın hali garip.
Hazırolda saygı duruşuna geçmiş. Peki ya elleri? Benim bildiğim saygı duruşunda eller pantolonun çizgisine yapışır. Kafalarımızda hâlâ Başöğretmenimizin sıkı sıkıya tembihleri var çünkü:
“Saygı duruşunda eller pantolonun dikiş çizgisine yapışacak, çocuklar...”
Bizimkinin duruşu ise farklı. Gerçi ayakları esas duruşta: Topuklar bitişik, başparmaklar yirmi santimetre kadar açık; peki ya ellerinin hali? Pantolonunun dikiş çizgisinde olması gereken ellerini duaya kaldırmış. Başöğretmen Hikmet Bey görseydi halini, çoktan şaplağı yapıştırmıştı.
Gözlerimiz karşılaşıyor, 50›li yıllara dönüp çocuklaşıyoruz. Hayallerimiz aynı ilkokulun aynı loş sınıfına giriyor. Sıralar derme-çatma. Masalar kırık-dökük. Buralara hâlâ elektrik gelmemiş mi ne: Niye yakılmıyor lâmbalar?
Başöğretmen Hikmet Bey, Bayan Âfet İnan’ın “Medenî Bilgiler” kitabını sıralara doğru sallayarak anlatıyor:
“Ne yapacağız demek ki, çocuklar? Cenaze geçerken ellerimizi pantolonumuzun dikiş çizgisine yapıştırıp saygı duruşuna geçeceğiz. Bu insana saygının icabatıdır.”
İnsana sağlığında saygı gösterilmesi, öldükten sonra ise rahmet okunması gerektiğini, çok sonra öğrendik.
Zamanla inancımızın, hayatın ve geleneklerin bize öğrettikleriyle Başöğretmen Hikmet Beyin öğrettikleri birbirine karıştı. Garip manzaralar çizdik: Saygı duruşu sırasında Fatiha okumak gibi... İki arada bir derede!


