“Ey şehid oğlu şehid!”
Biz bu topraklar için padişahlarını, sadrazamlarını, vezirlerini şehit vermiş bir milletiz. Hâlâ da aynı topraklar için şehit veriyoruz. Ruhları şâd olsun!
Yıl 1389..
Osmanlı tahtında Sultan I. Murad oturuyor…
Haçlılar yine Papa’nın teşvikiyle birleşmiş, vura-kıra Kosova’ya yürümüşlerdir…
Ve yine yenilmişlerdir…
Ve yine kalleşliğe yönelmişlerdir…
Her zamanki gibi…
***
Sultan Murad, Kosova Zaferinden sonra zırhını çıkarmış, savaş meydanını dolaşıyordu. Birkaç ağır yaralıya elleriyle su içirdi, birkaçını teselli etti, gencecik olanların saçlarını okşadı…
Gözlerini nem bağlamıştı: “Bu dem de beceremedik” diye inliyordu için için, “şehadet şerbetini nûş idemedik!”
Derken, yaralı bir Sırp asilzadesinin kendisiyle görüşmek istediğini, görüşme gerçekleşirse, Müslüman olma ihtimali olduğunu arz ettiler.
Otağ-ı Hümâyuna girmek üzereyken, durdu. Kısa bir süre düşündü: Şehit olamamıştı, ama bir Hıristiyanın hidayetine vesile olup şehadete eş sevap kazanabilirdi.
Yanına getirilmesini emretti. Üstü-başı kan içinde birini getirdiler. Zırhı parçalanmış, tuğulgası başından düşmüş, kanlı saçları omuzlarına saçılmıştı.
Bu kişi, Kral Lazar’ın damadı Miloş Kabiloviç (Obiliç)’ten başkası değildi. Padişah’ı öldürme yeminini tutmaya gelmişti.
Avrupalı da oyun bitmez! Müslüman olmak istediğini söyleyerek Padişah’a yaklaştı. Rolünü o kadar büyük bir ustalıkla oynuyordu ki, kimse kuşkulanmamıştı. El öpme mesafesine kadar sokuldu. Birkaç güzel sözle herkesin dikkatini dağıttıktan sonra, kolunda sakladığı hançeri çıkarıp Padişah’ın göğsüne sapladı.
Ortalık karıştı. Endişeli emirler “ah-vah” çığlıklarına katıldı. Saldırganı yakalayıp oracıkta “kârını itmam eylediler”. Lâkin Sultan Murad ölümcül şekilde yaralanmıştı. Yine de gülümsüyordu: Savaşın başında, “Ab-ı rûy-i Habib-î Ekrem içün/Kerbelâ’da revan olan dem içün” ettiği dua kabul olmuş, “Ya Rab! Beni şehid eyle/ Ahırette beni said eyle” şeklindeki sözleri, şehadetle ödüllendirilmişti.
Otağına taşıyıp yatırdılar. Hekimler yetişti: Merhemler urup yarasını sardılar, ama umutsuzlukları gözlerinden okunuyordu.
Padişah-ı Cihan ölüyordu. Yok, ölmüyor, şehid oluyordu: “Onlara ölü demeyiniz, onlar sağdır, ama siz bilemezsiniz” buyrulmuştu.
Buyruğa göre, sonsuz hayata geçiyordu.
Büyük oğlu Bayezid’in getirilmesini emretti: “Bundan sonra padişahınız Bayezid’dir, bana nasıl itaat üzre oldunuzsa, ona da itaat üzre olun” dedi, şehit oldu.
Büyük bir padişah, iyi bir Müslümandı. 13 yıl içerisinde Osmanlı Devleti’ne neredeyse çağ atlatmış, nice büyük savaşlar kazanarak Osmanlı Devleti’ni büyütmüş, yüzölçümünü 942.000 kilometrekareye çıkarmıştı.
Son zaferiyle ise Osmanlı Devleti topraklarını Tuna Nehri’ne taşımıştı.
Türklerin İslam dünyasındaki önemi artmıştı...
Haçlı kuvvetleri ikinci defa mağlup edilmiş, Osmanlı’nın Avrupa’dan çıkarılması plânları çökmüştü…
Yine çökecek: Çünkü hâlâ şehitler veriyoruz.
“Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber,
“Sana ağuşunu açmış, duruyor Peygamber!” (Mehmed Âkif).
NOT: Bir süredir yazılarım aksadı, bu süre içinde önemli bir ameliyat geçirdim. Hâlen nekâhat dönemindeyim. Lütfen dua buyrun.


