Eski eserlerdeki sır
Her eserin bir hikâyesi var: Eserdeki sırrı çözerseniz, tadına daha derinden varırsınız.
Şehzade Camii’nde insanı karşılayan derin hüznü yakalayabilmek için, Kanuni’nin, vakitsiz ölen oğlu Şehzade Mehmed adına inşa ettirdiğini bilmeniz lâzım...
Sinan’ın tevazu gösterip “çıraklık eserim” dediği bu mâbedin daha dış avlusunda insanı titrek bir hüzün karşılar. Bu hüzün Padişah’ın oğlunun ölümüyle düştüğü hüznün “eser”e yansımasıdır...
Sinan Usta ne yapmışsa yapmış, taşlara hüzün, sütunlara keder, kubbeye gözyaşı katmıştır.
İçine girdiğiniz an, duyarlılığınızla paralel şekilde gelişen, kâh belirginleşip kâh silikleşen iniltiler duymaya başlarsınız. Bu, ölen oğluna ağlayan bir babanın hıçkırığıdır.
Aynı Padişah’ın yine Sinan’a yaptırdığı Süleymaniye’de ise haşmet ve azamet iç içe girip çağlar ötesine amar: Eski Osmanlı’nın kudret içindeki adaletini temaşa edersiniz. Fark edersiniz ki, Mimar Koca Sinan’ın dehası sayesinde meydana gelen sanat eserleri arasında Osmanlı mimarisinin en gerçekçi ve en ustaca uygulandığı yapı, Selimiye Camii değil, Süleymaniye Camii’dir.
Süleymaniye Camii, oldukça sade olan dış görünümü, son derece güzel ve etkili hatları ile bulunduğu yerin güzelliğini tamamlar mahiyettedir. O kadar doğal bir bütünlenmedir ki bu, sonradan inşa edilmediğini, bir gül gibi topraktan fışkırdığını zannedersiniz.
Osmanlı münşiler (inşa edenler) çağları kucaklayacak eserler vücuda getirirken, eserin hem kendi kendisiyle, hem de çevresiyle uyumuna çok dikkat gösterirlerdi. Hem eser her taraftan gözükmeli, hem de “eserden müessir”e gidilebilmeliydi.
Süleymaniye Camii sadece mimari güzelliğe değil, onun yanı sıra, kendisine vecdle bakan herkesi Yaratıcı’sına ulaştıran bir özelliğe de sahiptir.
Ya aynı Mimar’ın Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii? Bu eser, Hanım Sultan’ın siluetini resmederken, Edirnekapı’da aynı ismi taşıyan cami, aşkın “vecd” haline dönüştüğü anın hikâyesini anlatır.
Buhûrizâde Mustafa Itri Efendi’yi meşhur “segâh tekbir”inde, Süleyman Çelebi’yi “mevlid”inde, Yazıcızade Muhammed Efendi’yi “Muhammediye” adlı muhteşem eserinde zirveye ulaştıran şey, “aşk”tır: Allah ve Peygamber’e karşı hissettikleri derin “aşk”!..
Eski “eser”lere bakarken, bunu hissetmemek imkânsız gibidir... Bu hissi yakalayamayanlar açısından “eser” anlamını yitirir. Sıradanlaşır. Mâbed “bina”ya,şiir “kafiye”yehat “kareografi”ye, resim “çerçeve”ye, ebru “boya”ya dönüşür...
Oysa ebru, “suyun ruhunu kâğıda emzirmek”, mâbed, bağımsız taşları estetik bir “aşk”la bütünlemektir!
Kelimeleri yürekte damıtıp aşkla kundaklayabilirseniz ancak şiir yazabilirsiniz...
Resim ise, insanın iç dünyasındaki renk skalasını tuvale en uyumlu biçimde emdirmesidir.
Ya hat sanatı?.. Hat, kıvrak harflerin sessiz raksıdır!
Kimi kısrak başı gibi uzanır kenardan, kimi kartal gibi dikilir azametle, kimi zinde bir dinginlik içinde sarılır diğerine, kimi isyankâr bir hamle ile en umulmadık yerden fışkırır.
Öylesine şaşırtıcı ve etkileyici bir bütünlük...


