--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Eski bayramlar nasıl kutlanırdı?

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

İşte bir yabancının gözüyle, 1852 yılı İstanbul’unun bayram gecesi...

“Türkler barut yapmayı pek sevdiklerinden top atışları durmadan birbirini kovalıyordu ve her yandan patlayarak kulakları, şenlikli bir gürültü içinde, hırpalıyordu...

“Cami minareleri birer fener gibi yanıyordu; Kur’an ayetleri gecenin koyu mavisine ateşli harflerle sanki kazılmıştı...

“Tophane çeşmesinin çevresinde kümelerce ışık ateş böcekleri gibi parıldıyor, Sultan Mahmud Camii’nin minareleri, uçları ateşli demirle çizilmiş gibi göğe doğru fışkırıyordu... 

“Kırmızı ve yeşil ışıkların bir rüya gibi aydınlattığı Tophane ışıl ışıl yanarken zaman zaman top ağızlarından fışkıran alevler beliriyor, hava fişeklerinin, bombalarının yılankavi ya da parçalı ışıltıları karanlığı deliyordu...

“Yeşil, mavi, kırmızı, sarı kandillerle direklerini, ip ve bordalarını ışıklandıran demirli gemiler alevden bir okyanus üstünde yüzen elmastan teknelere benziyor, Boğaz’ın suları bu kandil, fener yanar söner ışık ve parıldayan harflerin akisleriyle sanki tutuşuyordu...

“Sarayburnu, zebercetden bir promontoire gibi uzanıyor ve bu burun üstünde Ayasofya, Sultanahmet, Osmaniye Camilerinin ateşten bilezikle çemberlenmiş gümüş minareleri fışkırıyordu. 

“Asya Kıtası’nda Üsküdar binlerce ışıklı kıvılcım saçıyor ve Boğazın alevler içinde yanıyor görünen iki rıhtımı göz alabildiğine kayık küreklerinin durmadan kırbaçladıkları bir ışıklı pul nehrini çerçeveliyordu. Renkli camlar, fenerlerle süslü buharlı gemiler gidip gelirken güvertelerinde çalan bandoların nağmeleri hafif rüzgarla çevreye dağılıyordu. 

“Avusturya gemisinde bir iki saat kalarak dünyada eşi bulunmaz bu muhteşem gösteriyi seyretmekle sanki sarhoş oldum...

“Elmasların, zümrütlerin, yakutların patladığı, parıldadığı üç dört fersah uzunluğunda su üstünde söneceği yerde daha parlak, daha göz alıcı olarak yeniden canlanan bu şenliklere kıyasla birkaç düzine fenerin yandığı Concorde Meydanı’ndaki zavallı donanmalarımız nedir ki?” (T. Gautier).

Gautier’in ne kadar etkilendiği açıkça belli oluyor. Âdeta büyülenmiş. 

Demek oluyor ki, Osmanlılar, yani ninelerimiz ve dedelerimiz, bazılarının iddia ettiği gibi, “eğlenceden habersiz” ve “nasipsiz” değildi. Tam tersine, “meşruiyet içinde eğlenme”yi çok iyi biliyorlardı.

Osmanlı Sarayı da bu eğlencelere katılıyor, hatta halkın eğlenmesi için bizzat organize ediyordu.

Osmanlı Sarayında Bayram kutlamaları Fatih Sultan Mehmed döneminde hazırlanan “Kanunname” çerçevesinde yapılırdı. Hükümet erkânının bayramlaşma merasimine “Muâyede”, padişaha tebrik arzına ise “Rikâb-ı Hümâyun” ya da “Muayede-i Hümâyun” denirdi.

Hükümet Muayedesi bayrama dört gün kala sadrazamın şeyhülislâmı tebrike gitmesiyle başlar, devlet önderlerinin karşılıklı ziyaretleşmeleriyle arife gününe kadar sürerdi... Arife günü ise “Arife Divanı” toplanırdı. Padişah da divana katılır, kutlamaları kabul ederdi.

Bayram sabahı, bayram namazından önce, vezirler, paşalar ve tüm üst düzey yöneticiler, yani, o günlerin deyişiyle, “ekâbir-i rical”, “Rikâb-ı Hümâyun Resmi” için, merasim kıyafetlerini giyip sarayın yolunu tutarlardı. 

“Muayede-i Hümâyun” ya da “Rikab-ı Hümayun” merasimi, Osmanlı Devleti’nde cülûs (yeni bir padişahın tahta çıkması) merasimlerinde ancak görülebilen bir şatafatla gerçekleşirdi.  

Daha sonra “ekâbir-i rical” padişahın arkasında bir “Bayram Alayı” oluşturur, Sultan Ahmed veya Ayasofya gibi büyük camilerden birine giderlerdi...

Bayramınız mübarek ola...

 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle