Dehşet ve vahşet günü
6 Nisan 1994 Ruanda’nın “en kara günü”ydü: Devlet radyosundan yapılan katliam çağrısı üzerine Hutular Kabilesi ırkçıları sokağa döküldüler.
Önceden belirlenmiş mekânlara girdiler. Yüksek makam sahibi ve eğitimli olanlardan başlayıp bütün Tutsileri palalarla kesmeye, başlarını taşlarla eze eze katletmeye başladılar.
Bu öylesine zor bir ölüm şekliydi ki, varlıklı Tutsiler, kurşunla öldürülmek için katillerine rüşvet veriyorlardı.
Vahşet kol geziyor ve bu katliam, daha önce bölgeye sevk edilen Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin gözlerinin önünde yapılıyordu.
Benzer bir katliam yıllar sonra yine Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin “güvenli bölge” ilân ettiği Srebrenitsa’da (Bosna-Hersek) 1995’te gerçekleşecek, binlerce Boşnak sivil, Sırplı General Ratko Mladiç komutasındaki Bosna Sırp ordusu tarafından öldürülecekti.
Batı aynı Batı idi ve “öteki”lerin, (Batılı kafanın “öteki”si, zenci, Kızılderili, sarı, çekik gözlü, Hintli, Müslüman gibi, kendilerinden olmayanları ifade eder) ölmesiyle pek ilgilenmiyordu.
Konuya dönelim…
Tam gün ev ev, sokak sokak dolaşıp, tıpatıp kendilerine benzediği halde vaktiyle Belçika’nın dayattığı suni ayrılıklar sebebiyle Tutsileri kesmekten iyice yorulan Hutular, yakaladıkları Tutsilerin kaçmalarını engellemek için aşil tendonlarını (ayak topuğuna kadar inen baldır kasları) kestiler.
Hükumet olaylara müdahale etmiyor, aksine katliamcıların sırtını sıvazlıyordu. Dünya ise başını çevirmiş, üç maymunları oynuyordu: “Görmedim, duymadım, bilmiyorum”!
Bu katliam sırasında Ruanda’da 2.500 civarında BM askeri vardı. BM komutanı olacakları önceden tahmin etmiş ve önce Genel Sekreterliğe uyarıda bulunmuştu. Ama bir işe yaramamıştı. Hatta olaylarda 10 Belçika askerinin öldüğü bahane edilerek BM, Barış Gücü’nün asker sayısını 240’a düşürmüştü. BM sadece Avrupalı öldüğü zaman tepki gösteriyordu. “Ötekiler”, ölümü çoktan hak etmişlerdi!
O kadar çok insan öldürüldü ki, Kagere Nehri’nden bir günde altmış bin insanın cesedi kıyıya vurdu. Ülkede ceset koyacak yer kalmadı.
Cesetleri yemek için vahşi hayvanlar şehre indi. Devlet radyosu hâlâ “Böcekleri öldürün!” anonsu yapıyordu. Her yeri iğrenç bir koku sarmıştı.
ABD ile Fransa’nın, 1948’de yapılan bir andlaşmaya göre, soykırım yaşanan bölgelere müdahale hakları vardı, ama kıllarını kıpırdatmıyorlar, üstelik BM’yi de çalıştırmıyorlardı. “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” anlayışı için sadece seyrediyorlardı (Suriye’yi seyrettikleri gibi)… Müdahale etmek zorunda kalmamak için de “soykırım” ifadesini kullanmaktan ısrarla kaçınıyorlardı (Mısır’daki askeri darbeye de aynı sebepten “darbe” dememişlerdi)…
Ölü sayısı 600 bine çıkınca ve Batı’dan tümüyle umut kesilince, Ruanda Yurtseverler Birliği mücadeleye karar verdi. Tutsileri kurtarmak için tekrar silahlandı. Tutsiler böylece karşı koymaya başladılar. Hatta katliamcıları geri püskürttüler. Başarıya ulaşmalarına ramak kalmıştı: Tam bu sırada Fransa devreye girdi. Tutsiler katledilirken susan Fransa birden bire bağırmaya başladı: “Ruanda’da katliam var!”
Güya katliamı durduracaklardı. Aslında ise durdurmak istedikleri Tutsilerdi. Hutulara silâh yardımına başladılar. Yetmez gibi ülkenin batısına asker indirip kontrollerine aldılar. Böylece Hutular Fransa koruması altında katliamlarını sürdürmeye devam ettiler.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, katliamın başladığı 6 Nisan tarihinden 2 ay kadar sonra, nihayet Ruanda’da katliam yaşandığını kabul etti. Ama çoktan iş işten geçmiş, Ruanda “Ölüler Devleti”ne dönmüştü.
Sonunda başkent yağmalandı. Hükümet kaçtı. Ülke 1999 yılındaki seçimlere kadar hükümetsiz kaldı. Bilanço korkunçtu: 100 gün içinde Tutsiler ve bazı ılımlı Hutulardan oluşan yaklaşık 800 bin ila bir milyon sivil ölmüştü.
500 bin kadına tecavüz edilmişti (bu tecavüzlerden daha sonra 20 bin kadar çocuk dünyaya geldi)…
75 bin çocuk öksüz kalmıştı… İç savaş 1992’ye kadar sürecek, binlerce insan daha ölecekti, ama Avrupa açısından “önemli” bulunmayacak, Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand, “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” (Le Figaro, 12 Ocak 1998) diyerek kendi açısından konuyu kapatacaktı. Ölen ve öldüren “öteki” olunca sorun yok demekti!


